Güncel Haberler

6/recent/ticker-posts

17–25 Aralık’tan Fon Vurgununa: Erdoğan’ın Hesaptan Kaçış Düzeni

Fon dosyası: Hesap nerede? Temsili editoryal kapak
17–25 Aralık, Zarrab ve fon skandalı: Erdoğan rejiminin siyasi sorumluluğu, halkın birikimi ve gazetecilere baskı.
Muhalif Haber

17–25 Aralık’tan Fon Vurgununa: Erdoğan’ın Hesaptan Kaçış Düzeni

Fonların tasfiyeye alınmasının üzerinden 41 gün geçti. Yüz binlerce insan birikiminin peşinde, gazeteciler tutuklama ve yayın cezalarının hedefinde. Erdoğan rejimi bugün halka hesap vereceğini söylüyor. Oysa Türkiye, bu iktidarın yolsuzluk dosyaları karşısındaki tutumunu 17–25 Aralık’tan, Zarrab’dan ve Halkbank davasından tanıyor. Soruşturanları tasfiye eden, yargıya müdahale eden ve dosyaları siyasi güçle aşmaya çalışan bir yönetim, kendisini temiz eller operasyonunun sahibi gibi sunamaz.

Türkiye bu manzarayı ilk kez görmüyor.

Güçlü isimlere uzanan para ilişkileri, ardından siyasi savunma hattı, soruşturmacılara müdahale ve kamuoyunun gerçeğe ulaşmasını zorlaştıran baskılar… Erdoğan iktidarının geçmişinde bu zincirin somut örnekleri var.

Bugünkü fon skandalını o geçmişten kopararak anlatamayız. Erdoğan’ı, çevresindeki birkaç kişinin yaptıklarından sonradan haberdar olan ve şimdi adalet dağıtmaya hazırlanan bir yönetici gibi gösteremeyiz.

17–25 Aralık’ın ardından yapılanlar ortada. Zarrab’ın ABD mahkemesinde anlattıkları ortada. Halkbank dosyasına ilişkin diplomatik girişimler mahkeme kayıtlarında.

Şimdi aynı siyasi iktidarın yönettiği Türkiye’de, 455 bin 758 yatırımcıyı kapsayan 131 fonun tasfiye süreci yaşanıyor. Halkın birikimi, geleceği ve devlete duyduğu güven ağır yara alıyor.

Bu hesabın siyasi adresi Erdoğan’dır.

17–25 Aralık: Soruşturmanın Önüne İktidar Gücü Dikildi

Aralık 2013’te başlayan soruşturmalar; bakanlara, bakan çocuklarına, kamu bankası yöneticilerine ve iktidarla ilişkili iş insanlarına uzanıyordu. Rüşvet, para hareketleri ve kamu yetkisinin özel çıkarlar için kullanılması dosyaların merkezindeydi.

Erdoğan hükümetinin karşılığı, bu dosyaların bağımsız biçimde sonuna kadar araştırılmasını güvenceye almak olmadı.

Hükümet, soruşturmalarda görev alan polislerin ve savcıların yerlerini değiştirdi. Görevden almalar ve yeniden atamalar genişledi. Yargı yönetimi üzerindeki yürütme etkisini artıran düzenlemeler geldi. Soruşturmacılar da soruşturmaların hedefi hâline geldi.

Bu geçmiş, günlük siyasi tartışmanın içinde kaybolacak bir ayrıntı değildir. Avrupa Komisyonunun raporları, üst düzey yolsuzluk dosyalarındaki yürütme müdahalesini ve 17–25 Aralık soruşturmalarını yürütenlere yönelik işlemleri açıkça kayda geçirdi. Human Rights Watch da yolsuzluk soruşturmalarını bastırma çabasıyla yargı bağımsızlığının zayıflatılmasını birlikte belgeledi.

Erdoğan’ın bugün “hesap soracağız” sözünü değerlendirirken bu tarihi hatırlamak zorundayız.

Çünkü hesap sormanın önüne iktidar gücünü diken bir yönetimin, kendisini hesabın dışında tutmasına izin verilemez.

Zarrab Dosyası Türkiye’de Kapanınca Gerçekler Ortadan Kalkmadı

Reza Zarrab, ABD’de suçunu kabul etti ve yargıyla işbirliğine gitti. Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla, 3 Ocak 2018’de jüri tarafından suçlu bulundu; mahkeme 16 Mayıs’ta 32 ay hapis cezası verdi. Temyiz mahkemesi de 2020’de hükmü onadı.

Dosyada bankacılık işlemleri, sahte ticari belgeler, yaptırımları aşmak için kullanılan şirketler ve para transferleri vardı. Bu mekanizmanın varlığını bütünüyle siyasi propaganda diye silip atmak mümkün değildir.

Rüşvet boyutu da mahkeme salonuna taşındı. Zarrab, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a ve Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’a yaptığı ödemeleri anlattı. ABD savcılığının Çağlayan hakkındaki suçlaması, nakit ve değerli eşyalarla sağlanan on milyonlarca dolarlık menfaat karşılığında sistemin korunmasını kapsıyordu.

Erdoğan’ın adı da bu anlatımın içindeydi. Zarrab’ın 30 Kasım 2017 tarihli tanıklığında, Çağlayan’dan öğrendiği onay bilgisi Erdoğan’a ve Ali Babacan’a uzanıyordu.

Erdoğan yönetimi bu dosyayı Türkiye’ye karşı komplo olarak niteledi. Fakat komplo söylemi, suç kabulünü, belgeleri ve Atilla hakkındaki mahkûmiyeti ortadan kaldırmadı.

Türkiye’de dosyanın kapanması, dünyadaki bütün kayıtların silinmesi anlamına gelmedi.

Erdoğan’ın Müdahalesi Mahkeme Kayıtlarında

Erdoğan’ın bu hikâyedeki yerini yalnızca Zarrab’ın tanıklığı üzerinden tartışmıyoruz.

ABD federal yargıcı Richard Berman’ın 5 Aralık 2019 tarihli kararında, Zarrab’ın serbest bırakılması ve Türkiye’ye gönderilmesi için yürütülen girişimler açıkça yer alıyor. Karar, Erdoğan’ın ve çeşitli Türk hükümet yetkililerinin de içinde bulunduğu diplomatik çabaları sıralıyor.

Bu kayıtların karşısında Erdoğan’a yönelteceğimiz soru açıktır: Zarrab dosyasının bütün bağlantılarıyla yargı önünde aydınlanması yerine diplomatik müdahaleye neden ihtiyaç duydun?

Halkbank’ın ceza dosyası 2026’da uzlaşma sürecinin ardından kapandı. Bu kapanış, Atilla’nın mahkûmiyetini veya Zarrab’ın suç kabulünü ortadan kaldırmadı.

Hukuki bir dosyanın uzlaşmayla sona ermesiyle, o dosyada ortaya çıkan bütün ilişkilerin aklanması aynı şey değildir.

Erdoğan rejiminin yıllardır yapmak istediği siyasi muhasebeyi bu nedenle kabul etmiyoruz: Dosya kapandı diye geçmiş temizlenmez. Siyasi güç sonuç aldı diye halkın hesap sorma hakkı sona ermez.

Bugünkü Fon Skandalı Bu Geçmişin Üzerinde Yaşanıyor

17 Eylül 2026’da yedi portföy yönetim şirketine bağlı 131 fon tasfiye sürecine girdi. Bugün 28 Ekim. Aradan 41 gün geçti.

Bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. İnsanların paralarına erişememesi, hane bütçelerine ve geleceğe ilişkin planlarına ağır bir belirsizlik taşıyor.

Fonların hangi hisselerde yoğunlaştığı, bu hisselerdeki fiyat hareketlerinden kimlerin kazandığı, krizden önce kimlerin çıkabildiği ve içeride kimlerin kaldığı açıklığa kavuşmalıdır.

Denetim kurumları hangi aşamada ne biliyordu? Hangi uyarı ne zaman karşılık buldu? Kamu görevi, siyasi bağlantı veya ayrıcalıklı bilgi bazı yatırımcılara avantaj sağladı mı?

Erdoğan, bu soruların yalnızca fon yöneticilerine yöneltilmesini bekleyemez.

Ekonomi yönetiminin ve denetim kurumlarının sorumluluğunu, o kurumlar üzerindeki siyasi gücü elinde tutan yönetimden ayıramayız. Yetkiyi merkezileştiren Erdoğan, sorumluluğu alt kademelere dağıtarak hesabın dışına çıkamaz.

Fatma Betül Sayan Kaya: Milyarlarca Liralık Hesap İstifayla Kapanmaz

Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya, fon soruşturmasında şüpheli sıfatıyla ifade verdi. Kaya çiftinin yaklaşık 1,86 milyar liralık iadesi dosyanın dikkat çekici gelişmeleri arasında.

Çift, işlemlerinin hukuka uygun olduğunu savunuyor. Bu savunmanın cevabını işlem kayıtları, bilgiye erişim ve para akışı verecek.

Ancak kamuoyunun önünde ayrıca siyasi bir hesap var.

AKP yönetiminde görev yapan, geçmişte bakanlık koltuğunda oturan bir isim ve eşinin bu büyüklükteki işlemleri, görevden ayrılma açıklamasıyla geçiştirilemez. Kazancın nasıl doğduğu, işlemlerin zamanlaması ve para iadesinin hesabı ayrıntılarıyla açıklanmalıdır.

İstifa, incelemenin yerine geçmez. Para iadesi, siyasi temizlik belgesi değildir.

Erdoğan’ın eski danışmanı ve eski AKP milletvekili Ertan Aydın’ın 25 Ekim’de tutuklanması da bütün sorumluluk zincirinin çözüldüğünü göstermiyor.

Tek tek isimler üzerinden işlem yürütülürken, bu ilişkilerin geliştiği siyasi ve idari zeminin hesabı da sorulmalıdır. Birkaç kişinin dosyası üzerinden koca bir yönetim düzeni aklanamaz.

Halkın Kaybı, Ömürden Kopan Yıllardır

25 yaşındaki yazılımcı Berkay U., kendi yatırımıyla birlikte yakınlarını da fonlara yönlendirdi. Sekiz kişinin toplam yatırımı 10 milyon liraya ulaştı. Ardından paralarına erişemediler.

Berkay’ın kendi hesabında kalan tutar 900 bin lira. Yatırım için kredi de kullandı. Nakit akışı kesilince borçlarını çevirmeye çalışırken iş aramaya başladı. Kendi geçiminin yanında, yakınlarını bu sisteme yönlendirmiş olmanın ağırlığını da taşıyor.

Bir başka yatırımcı, satış emri vermesine rağmen 14 milyon lirayı aşan birikimine ulaşamadı.

Halkın yaşadığı yıkım budur.

İktidarın açıklamalarında bir satıra sığan tutar, bir ailenin yıllarca verdiği emeğin karşılığı olabilir. Ödeme bekleyen insanın borcu beklemiyor. Hayatı, geçimi ve geleceği koordinasyon toplantılarının takvimine göre durmuyor.

Çeyrek asra yaklaşan iktidarı boyunca devleti kendi siyasi varlığıyla özdeşleştiren Erdoğan, yurttaşı yine sabır ve bekleyişle baş başa bırakamaz.

Bir ülkenin insanlarını, iktidarın devamı için tüketilecek bir kaynak gibi gören siyaset anlayışına itirazımız var. Halkın emeği, siyasi itibarın korunması uğruna harcanamaz.

17–25 Aralık’ta Soruşturmacılar, Bugün Gazeteciler Hedefte

Geçmişle bugünü aynı dosyaymış gibi göstermiyoruz. Fakat hesap soranların üzerine yönelen baskının siyasi sonucunu görüyoruz.

17–25 Aralık sonrasında soruşturmacıların görevleri değişti, yargı üzerindeki müdahale büyüdü. Bugün fon skandalının siyasi bağlantılarını haberleştiren gazeteciler özgürlüklerini kaybetme tehdidiyle karşılaşıyor.

Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı, fon dosyasına ilişkin paylaşımları nedeniyle 9 Ekim’de tutuklandı. Suçlama, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma”.

Bahadır Özgür, fon haberleri nedeniyle 15 Ekim’de gözaltına alındı; ertesi gün yurt dışı yasağı ve imza yükümlülüğüyle serbest kaldı.

Murat Ağırel’in 19 Ekim’deki tutuklanması ayrı bir soruşturma kapsamında gerçekleşti. Dosyaların ayrılığını korurken, gazetecilik faaliyeti ile somut suç delili arasındaki ayrımı da aynı titizlikle gözetmek gerekiyor.

Gazetecinin sorusuna cevap vermesi gereken kurumlar, soru soranın üzerinde ceza tehdidi büyüdüğünde kamusal sorumluluklarından kurtulmaz.

Bu baskının bedelini bütün toplum öder. Haber kaynakları susar, gazeteciler geri çekilir, yurttaş parasının ve hakkının izini daha zor sürer.

Erdoğan rejiminin otoriter yönetim anlayışı tam da bu noktada halkın çıkarlarıyla çatışıyor: İktidarın itibarını koruma isteği, kamunun gerçeği öğrenme hakkının önüne geçiyor.

41. Günde Ekranlara Yeni Cezalar

28 Ekim’de RTÜK, Murat Ağırel’in tutuklanmasına ilişkin yayın nedeniyle Sözcü TV’ye yüzde 1, fon soruşturmasını ele alan yayınlar nedeniyle KOZA TV’ye yüzde 2 idari para cezası verdi.

Kurul, kararlarını tarafsızlık ve doğruluk ilkelerine dayandırıyor. Ancak gazeteci tutuklamaları, gözaltılar ve peş peşe yayın cezaları birlikte değerlendirildiğinde, siyasi tartışmanın alanı giderek daralıyor.

Halkın birikimi hakkında konuşmak neden bu kadar ağır bir bedel taşıyor?

İktidar, yolsuzlukla mücadele ettiğini göstermek istiyorsa özgür basının çalışmasını güvenceye almak zorundadır. Haber alanını daraltan her müdahale, verdiği sözün inandırıcılığını aşındırıyor.

Devletin görevi, güçlülerin rahatsızlığını yönetmek değil; yurttaşın hakkını korumaktır.

Para Dönse de Sorumluluk Ortadan Kalkmaz

7596 sayılı kanun, belirli getirilerin isteğe bağlı iadesine imkân tanıyor. İade, tek başına cezai bağışıklık sağlamıyor.

Bu ölçütün herkese aynı biçimde uygulanmasını istiyoruz.

Kim ne kadar kazandı, ne kadarını geri verdi, geri kalan tutarın hesabı nasıl yapıldı? Suçun şartları varsa soruşturma para iadesinden sonra da aynı kararlılıkla devam ediyor mu? Denetim görevini ihmal edenlerin sorumluluğu araştırılıyor mu?

Resmî ödeme tablosunda 23 Ekim itibarıyla 71 bin 899 hesaba toplam 68 milyar liralık ayni ve nakdi ödeme bulunuyor. Olağanüstü tasfiyedeki fonlarda ilk ara ödemelerin başlangıcı için 30 Ekim takvimi var.

Bu ödemeler hak sahipleri için önemlidir. Fakat bütün zararların karşılandığını göstermiyor. Yurttaşın kendi kaynağına yeniden ulaşması da iktidarın lütfu gibi sunulamaz.

Erdoğan’ın başarı anlatısı, halkın kapanmamış hesabının önüne geçemez.

Bu Ülke İktidarın Yağmalanabilir Mülkü Değildir

17–25 Aralık’ın ardından yaşananları unutmayacağız. Zarrab’ın suç kabulünü, ABD’deki mahkûmiyetleri ve Erdoğan’ın dosyaya yönelik diplomatik girişimlerini hafızadan çıkarmayacağız.

Bugünkü fon soruşturmasını da bu siyasi geçmişin dışında değerlendirmeyeceğiz.

Siyasi yakınlığın incelemeyi zorlaştırdığı, yargının yürütme baskısına açık kaldığı ve gazetecinin sorusunun ceza tehdidiyle karşılaştığı her yerde yolsuzlukla mücadele zayıflar. Cezasızlık büyüdükçe yeni çıkar ilişkileri için alan açılır.

Halkın Kadıköy’de yükselttiği bağımsız inceleme ve şeffaflık talebinin önemi burada yatıyor. Yurttaş, iktidarın kendisi hakkında hazırladığı başarı raporuyla yetinmek zorunda değildir.

Erdoğan’a soruyoruz: 17–25 Aralık’tan beri kapanan dosyaların, görevden uzaklaştırılan soruşturmacıların ve baskı altındaki haber alanının hesabı nerede?

Bugün de halkın birikiminin, denetim kurumlarının ve siyasi ilişkilerin hesabını istiyoruz.

Erdoğan rejimi bu ülkenin sahibi değildir. Devlet, iktidar çevresinin korunma kalkanı olamaz. Halkın emeği, nüfuz sahiplerinin servet ve siyasi güç hesabına teslim edilemez.

Yetkiyi elinde tutan Erdoğan, hesabın da merkezindedir.

Halkın kaybını ödeme toplantılarına, siyasi sorumluluğu birkaç istifaya, gerçeği de susturulmuş haber merkezlerine gömmenize izin vermeyeceğiz.