Güncel Haberler

6/recent/ticker-posts

AİHM’den Türkiye’ye Yeni Mahkûmiyet: 15 Temmuz Sonrası Yargılamalar Hukukun Değil, Rejimin Ürünüdür


AİHM Büyük Dairesi, Şaban Yasak kararında Türkiye’nin “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesini ve kötü muamele yasağını ihlal ettiğine hükmetti. 

Karar, 15 Temmuz sonrası kurulan toplu cezalandırma düzeninin yalnızca adaletsiz değil, hukuken de temelsiz olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası yürütülen sözde terör yargılamalarına ilişkin en kritik kararlardan birine daha imza attı. Şaban Yasak / Türkiye davasında verilen karar, sadece bir kişinin mahkûmiyet dosyasına ilişkin teknik bir insan hakları ihlali değildir. Bu karar, Türkiye’de yıllardır ceza hukuku adı altında işletilen siyasal tasfiye mekanizmasının Avrupa hukuk düzeni önünde bir kez daha mahkûm edilmesidir. AİHM Büyük Dairesi, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7’nci maddesinde güvence altına alınan “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesini ihlal ettiğine, ayrıca başvurucunun maruz bırakıldığı koşullar bakımından 3’üncü maddede düzenlenen kötü muamele yasağının da ihlal edildiğine karar verdi.

Davanın özü basittir: Şaban Yasak, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi tarafından TCK 314/2 kapsamında “silahlı örgüt üyeliği” suçundan mahkûm edildi ve 14 Şubat 2018’de 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. AİHM’in resmî kayıtlarına göre başvurucu, hakkında mahkûmiyet gerekçesi yapılan fiillerin işlendiği dönemde hukuka uygun olduğunu, Türk mahkemelerinin bu fiilleri sonradan genişletici ve keyfî yorumla suç hâline getirdiğini ileri sürdü. Dosya, ilk olarak AİHM İkinci Dairesi önüne geldi; Daire, 27 Ağustos 2024’te ihlal yok dedi. Ancak bu kararın ardından başvurucu Büyük Daire’ye başvurdu ve 16 Aralık 2024’te dosya Büyük Daire’ye taşındı.

Büyük Daire’nin 5 Mayıs 2026 tarihli kararı, bu nedenle yalnızca yeni bir karar değildir; aynı zamanda AİHM’in kendi içindeki hatalı ve eksik yaklaşımın da düzeltilmesidir. 2024 tarihli Daire kararı, Türkiye mahkemelerinin “örgüt üyeliği” yorumunu neredeyse olduğu gibi kabul etmiş, mahkûmiyetin öngörülebilir olduğunu savunmuştu. O karar, insan hakları hukukçuları tarafından haklı olarak sert şekilde eleştirilmişti. Çünkü sorun, bir kişinin hangi toplantıya katıldığı, hangi öğrencilerle görüştüğü veya hangi sosyal çevrede bulunduğu meselesi değildi. Sorun, Türkiye’de ceza hukukunun geriye yürütülerek insanların geçmişte yasal olan faaliyetlerinden dolayı terörist ilan edilmesiydi. Strasbourg Observers’ta yayımlanan değerlendirmelerde de 2024 tarihli Daire kararının Türkiye’nin siyasal ve hukuki gerçekliğini yeterince dikkate almadığı, yasal faaliyetlerin sonradan terör suçuna dönüştürülmesi riskini görmezden geldiği vurgulanmıştı.

Bu karar, Yüksel Yalçınkaya kararından sonra gelen ikinci büyük kırılma noktasıdır. AİHM Büyük Dairesi, 26 Eylül 2023 tarihli Yalçınkaya kararında Türkiye’nin madde 7, madde 6 ve madde 11’i ihlal ettiğine hükmetmişti. O dosyada mahkûmiyetin merkezinde ByLock kullanımı vardı. AİHM, Türk yargısının ByLock’u otomatik ve küresel bir suç karinesi hâline getirmesinin, ulusal hukukun aradığı maddi ve manevi unsurları ortadan kaldırdığını belirlemişti. Mahkeme ayrıca yaklaşık 8.500 benzer başvurunun AİHM önünde beklediğini ve Türkiye’de yaklaşık 100 bin ByLock kullanıcısının tespit edildiğini belirterek sorunun sistemik niteliğini açıkça ortaya koymuştu.

Şaban Yasak kararı ise Yalçınkaya’nın açtığı alanı genişletmektedir. Çünkü bu dosya sadece ByLock meselesine sıkışmış değildir. Burada daha geniş bir yargı pratiği sorgulanmaktadır: tanık beyanları, hiyerarşi iddiaları, öğrencilerle irtibat, sohbet toplantıları, sosyal çevre, geçmişte legal kabul edilen faaliyetler ve bunların tamamının sonradan terör örgütü üyeliği kalıbına sokulması. İşte Büyük Daire’nin kararı bu açıdan hayati önemdedir. AİHM, Türkiye’deki mahkemelerin bir insanı mahkûm ederken suçun maddi unsurunu, manevi unsurunu, kastı, öngörülebilirliği ve bireyselleştirilmiş delil değerlendirmesini ortaya koymak zorunda olduğunu yeniden hatırlatmıştır. Türkiye’deki rejim yargısı ise yıllardır tam tersini yaptı: önce siyasi hedef belirlendi, sonra o hedefe uygun suç icat edildi.

Bu dosyanın merkezindeki mesele TCK 314/2’nin yıllardır bir sopa gibi kullanılmasıdır. Venedik Komisyonu, daha 2016 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 314’üncü maddesiyle ilgili ciddi uyarılarda bulunmuştu. Komisyon, Türk Ceza Kanunu’nda “silahlı örgüt” veya “silahlı grup” kavramlarının açık şekilde tanımlanmadığını, mahkemelerin kimi dosyalarda çok zayıf delillerle örgüt üyeliği sonucuna gidebildiğini, bunun da öngörülebilirlik sorunları doğurduğunu belirtmişti. Dahası, ifade, toplantı, dernek veya sosyal çevre gibi hak kullanımına giren fiillerin tek başına örgüt üyeliği delili yapılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından sorunlu olduğunu vurgulamıştı.

Birleşmiş Milletler Terörle Mücadelede İnsan Hakları Özel Raportörü’nün Yasak dosyasına sunduğu üçüncü taraf görüşü de aynı noktaya işaret ediyordu. Raportör, terör suçlarının açık, dar, öngörülebilir ve geriye yürümez şekilde tanımlanması gerektiğini; belirsiz “örgüt üyeliği” suçlarının keyfî uygulamalara açık olduğunu belirtti. Raportör ayrıca Türkiye’de “terörizm”, “terör örgütü” ve “örgüt üyeliği” tanımlarının muğlak, aşırı geniş ve temel haklarını kullanan kişilere karşı kötüye kullanılmaya elverişli olduğunu açıkça kayda geçirdi.

Bu tablo karşısında artık şu gerçeği saklamak mümkün değildir: Türkiye’de 15 Temmuz sonrası kurulan yargı düzeni, hukuk düzeni değildir. Bu düzen, olağanüstü hâl atmosferinde iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş bir cezalandırma makinesidir. İnsanlar somut şiddet eylemleriyle, bireysel suç kastıyla, kanıtlanmış örgütsel emir-komuta ilişkisiyle değil; geçmişteki sosyal çevreleri, yasal bankacılık işlemleri, sendika üyelikleri, sohbet toplantıları, telefon kayıtları, tanık anlatımları ve çoğu zaman baskı altında üretilmiş beyanlarla mahkûm edildi. Bu nedenle AİHM kararları yalnızca bireysel adalet bakımından değil, Türkiye’deki yargı düzeninin meşruiyeti bakımından da yıkıcıdır.

İktidarın yıllardır kurduğu savunma aynıydı: “Terörle mücadele ediyoruz.” Oysa insan hakları hukuku terörle mücadeleyi yasaklamaz; keyfîliği, geriye yürütmeyi, toplu suçlama pratiğini ve delilsiz mahkûmiyeti yasaklar. AİHM de tam olarak bunu söylemektedir. Devlet, olağanüstü koşulları gerekçe göstererek ceza hukukunun temel güvencelerini ortadan kaldıramaz. Bir kişi, işlendiği tarihte suç olmayan fiiller nedeniyle yıllar sonra terörist ilan edilemez. Bir mahkeme, suçun unsurlarını ispatlamak yerine siyasi iklimin ürettiği kalıpları karar metnine yapıştıramaz. Bir savcı, geçmişte meşru olan sosyal, dini, eğitimsel veya mesleki faaliyetleri sonradan suç dosyasına dönüştüremez.

Şaban Yasak kararı aynı zamanda cezaevleri bakımından da Türkiye’ye ağır bir nottur. AİHM’in resmî kayıtlarında başvurucunun Çorum Cezaevi koşullarından, aşırı kalabalıktan ve tutulma şartlarından şikâyet ettiği görülüyor. 2024 tarihli Daire kararı bu konuda ihlal bulmamıştı. Ancak Büyük Daire’nin 5 Mayıs 2026’da madde 3 yönünden ihlal sonucuna ulaşması, Türkiye’de sadece mahkûmiyetlerin değil, infaz rejiminin de insan hakları standartlarının gerisine düştüğünü göstermektedir. Bu, yargılamayla başlayan hukuksuzluğun cezaevinde devam ettiğinin kaydıdır.

Bu kararın siyasi anlamı da açıktır. Erdoğan rejimi, 15 Temmuz sonrasında ceza hukukunu geçmişe yürüttü; yargıyı siyasal tasfiye aracına çevirdi; yüz binlerce insanı aynı şablon iddianamelerle, aynı kalıp gerekçelerle ve aynı ideolojik kabullerle suçladı. AİHM ise artık bu pratiğin tekil hata değil, sistematik sorun olduğunu tekrar tekrar kayda geçiriyor. Yalçınkaya kararı ByLock merkezli otomatik mahkûmiyet düzenini çökertmişti. Yasak kararı ise ByLock dışındaki delil setleriyle kurulan mahkûmiyetlerin de aynı hukuk dışı zeminde üretildiğini gösteren yeni bir eşiktir.

Türkiye’nin önünde iki yol var. Ya bu kararları gereği gibi uygulayacak, TCK 314/2 pratiğini kökten gözden geçirecek, geçmişte yasal olan faaliyetleri suç sayan kararları yeniden ele alacak, mağdurların dosyalarını gerçek anlamda yargılayacak ve tazmin mekanizmalarını işletecektir. Ya da AİHM kararlarını kâğıt üzerinde tanıyıp içeride yok sayan mevcut rejim pratiğini sürdürecektir. İkinci yol, Türkiye’yi sadece Avrupa Konseyi sistemi içinde daha ağır bir krize sürüklemekle kalmayacak; ülkenin kendi hukuk düzeninin artık içerden onarılamaz hâle geldiğini de gösterecektir.

Şaban Yasak kararı, Strasbourg’dan Ankara’ya gönderilmiş sıradan bir hukukî uyarı değildir. Bu karar, Türkiye’de yıllardır “mahkeme kararı” adı altında üretilen siyasal cezalandırma dosyalarına düşülmüş uluslararası bir şerhtir. AİHM, bir kez daha şunu söylemiştir: Devlet, geçmişi yeniden yazarak suç üretemez. Mahkemeler, iktidarın düşman ilan ettiği kesimleri cezalandırmak için ceza hukukunu eğip bükemez. İnsanlar, suç tarihinde suç olmayan fiiller nedeniyle hapse atılamaz. Hukukun olmadığı yerde mahkûmiyet vardır; ama adalet yoktur.