Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun cezaevlerindeki hasta mahpuslar için yaptığı son çağrı, Türkiye hapishanelerinde yıllardır süren sistematik yaşam hakkı ihlallerini bir kez daha görünür kıldı. Mehmet Parlak örneği, tekil bir ihmal değil; AKP iktidarı altında cezaevlerinin nasıl ölümcül bir cezalandırma mekanizmasına dönüştürüldüğünün son halkasıdır.
DEM Parti Kocaeli Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, 10 Haziran 2026’da yaptığı açıklamada cezaevlerindeki hasta mahpusların durumuna dikkat çekerek kamuoyuna yeni bir çağrıda bulundu. Gergerlioğlu’nun gündeme taşıdığı Mehmet Parlak vakası, Türkiye’de cezaevlerinin artık yalnızca özgürlüğün kısıtlandığı yerler olmadığını; sağlık hakkının, yaşam hakkının ve insan onurunun sistematik biçimde askıya alındığı kapalı alanlara dönüştüğünü gösteriyor.Gergerlioğlu’nun aktardığına göre, Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan Mehmet Parlak böbrek nakli yapılmış bir hasta mahpus. Ancak yaklaşık 16 aydır yaşadığı ciddi sağlık sorunlarına rağmen etkili ve sürekli tedaviye erişemediği, nakledilen böbreğinin işlevini kaybetme noktasına geldiği belirtiliyor. Parlak’ın “Beni burada öldürecekler” sözleri, Türkiye cezaevlerinde artık sıradanlaşmış bir çığlığın ifadesi. Bu cümle yalnızca bir mahpusun kişisel korkusu değil; devletin gözetimi altında bulunan insanların ölüme terk edildiği bir düzenin özetidir.
Türkiye hapishanelerindeki tablo artık münferit vakalarla açıklanamayacak kadar büyüktür. Cezaevleri kapasitesinin çok üzerinde doludur. Resmî ve sivil kaynakların ortaya koyduğu veriler, Türkiye’de mahpus sayısının yüz binlerce kişiye ulaştığını, cezaevlerinin insan onuruna uygun yaşam koşullarını sağlayamayacak ölçüde şişirildiğini göstermektedir. Bu kalabalık, yalnızca yatak sorunu değildir. Bu; doktora erişimin gecikmesi, hijyen koşullarının bozulması, hasta mahpusların takibinin yapılamaması, sevklerin ertelenmesi, tedavilerin yarım kalması ve nihayetinde ölümlerin “doğal sonuç” gibi sunulması anlamına gelir.
Hasta mahpuslar konusunda yıllardır aynı karanlık mekanizma işlemektedir. İnsan Hakları Derneği’nin raporlarına göre Türkiye cezaevlerinde yüzlercesi ağır olmak üzere çok sayıda hasta mahpus bulunmaktadır. Buna rağmen Adalet Bakanlığı hasta mahpuslara ilişkin şeffaf ve düzenli veri paylaşmamakta, kamuoyu gerçek tabloyu çoğunlukla ailelerin, avukatların, insan hakları örgütlerinin ve milletvekillerinin çabalarıyla öğrenmektedir. Devletin sakladığı her veri, aslında bir sorumluluğun üzerinin örtülmesidir.
Bu sistemin en kritik halkalarından biri Adli Tıp Kurumu’dur. Ağır hasta mahpusların infaz ertelemesi veya tahliye süreçlerinde ATK raporları belirleyici hâle getirilmiş, üniversite ve tam teşekküllü hastane raporları çoğu zaman fiilen etkisiz bırakılmıştır. Böylece tıbbi değerlendirme, bağımsız ve çoğulcu bir sağlık mekanizması olmaktan çıkarılıp merkezi, kapalı ve siyasal iklimden bağımsızlığı tartışmalı bir kurumsal sürece bağlanmıştır. Sonuç açıktır: Cezaevinde kalamayacak durumda olan insanlar, dosyalar, raporlar ve imzalar arasında ölüme terk edilmektedir.
Tedaviye erişim de kâğıt üzerinde var, fiiliyatta engelli bir haktır. Mahpuslar çoğu zaman ring araçlarında uzun ve sağlıksız yolculuklara zorlanmakta, hastane koridorlarında kelepçeli bekletilmekte, muayene sırasında kelepçenin çıkarılmaması veya jandarma/personel varlığı nedeniyle insan onuruna aykırı uygulamalara maruz kalmaktadır. Kelepçeli muayene dayatması, yalnızca hasta hakkı ihlali değil; hekimlik etiğine, mahremiyete ve insan onuruna açık saldırıdır. Bir hasta mahpusun doktora ulaşması, devletin lütfu değil, ertelenemez yükümlülüğüdür.
Son yıllarda “yüksek güvenlikli”, “S tipi”, “Y tipi” ve kamuoyunda “kuyu tipi” olarak anılan cezaevi mimarisi, bu tabloyu daha da ağırlaştırmıştır. Küçük hücreler, sınırlı havalandırma, gökyüzünü ve gün ışığını engelleyen yapılar, sosyal izolasyon ve uzun süreli yalnızlaştırma, cezalandırmayı fiziksel hapsin ötesine taşımaktadır. Bu cezaevi modeli, insanı yalnızca özgürlüğünden değil, zamanla bedeninden, aklından ve yaşam direncinden koparan bir mühendislik anlayışının ürünüdür.
AKP iktidarı, cezaevlerindeki krizi çözmek yerine onu büyüten politikalar üretmiştir. Hukuk devleti zayıfladıkça cezaevleri dolmuş, yargı siyasallaştıkça mahpus sayısı artmış, ifade özgürlüğü ve muhalefet kriminalize edildikçe hapishaneler birer toplumsal disiplin aracına dönüştürülmüştür. Gazeteciler, siyasetçiler, avukatlar, insan hakları savunucuları, öğrenciler, KHK’lılar ve iktidarın “makbul vatandaş” kalıbına uymayan geniş kesimler, terör mevzuatının muğlak ve keyfi kullanımıyla cezalandırma rejiminin hedefi hâline getirilmiştir.
Bu nedenle hasta mahpus meselesi yalnızca sağlık meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’de rejimin insana, hukuka ve muhalefete bakışını gösteren çıplak bir aynadır. Devlet, cezaevine koyduğu insanın sağlığından sorumludur. O insanın hastalığını görmezden geliyorsa, tedavisini geciktiriyorsa, bağımsız raporları yok sayıyorsa, tahliye mekanizmalarını siyasi filtrelere bağlıyorsa ve ölüm geldiğinde “doğal” diyerek dosyayı kapatıyorsa; orada artık hukuk değil, sistematik bir insanlık dışı muamele düzeni vardır.
Uluslararası hukuk açısından da tablo nettir. İşkence ve kötü muamele yasağı mutlaktır. AİHS’in 3. maddesi, Birleşmiş Milletler Mandela Kuralları ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin standartları, devletin gözetimi altındaki kişilerin insan onuruna uygun koşullarda tutulmasını ve sağlık hizmetlerine etkin erişimini zorunlu kılar. Aşırı kalabalık, yetersiz hijyen, tedaviye erişimin engellenmesi, uzun süreli izolasyon ve ağır hastaların cezaevinde tutulması, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele kapsamına girebilecek ağır ihlallerdir.
Bugün Türkiye’de cezaevleri, iktidarın siyasal intikam mimarisinin en karanlık odalarından biridir. Mehmet Parlak’ın çığlığı, Abdullah Tırpan’ın durumu, Aysu Baykal’ın hastane ve tedavi sürecinde yaşadığı iddia edilen insanlık dışı uygulamalar ve kamuoyuna yansıyan sayısız hasta mahpus vakası, aynı zincirin halkalarıdır. Bu zincir koparılmadıkça her yeni ölüm, yalnızca cezaevi idaresinin değil, Adalet Bakanlığı’nın, iktidarın, susan yargının ve bu düzeni sürdüren siyasi aklın sorumluluğunda olacaktır.
Derhâl yapılması gerekenler bellidir: Ağır hasta mahpuslar bağımsız hekim heyetlerinin raporlarıyla tahliye edilmeli veya infazları ertelenmelidir. ATK tek belirleyici makam olmaktan çıkarılmalı, üniversite ve tam teşekküllü hastane raporları esas alınmalıdır. Kelepçeli muayene, ağız içi arama, sağlıksız ring sevkleri ve mahremiyeti ihlal eden tüm uygulamalar yasaklanmalıdır. Cezaevleri bağımsız insan hakları örgütlerine, barolara ve uluslararası denetim mekanizmalarına açılmalıdır. Hasta mahpus verileri düzenli, şeffaf ve denetlenebilir biçimde açıklanmalıdır. “Kuyu tipi” tecrit mimarisi sonlandırılmalı, uzun süreli izolasyon uygulamaları kaldırılmalıdır.
Cezaevlerinin duvarları, devlet suçlarını görünmez kılmaz. Aksine, o duvarların arkasında yaşanan her ölüm, her tedavi engeli, her kelepçeli muayene ve her çaresiz aile feryadı, tarihe not düşülen bir sorumluluk belgesidir.
Bugün sorulması gereken soru basittir: Devlet, hasta mahpusları yaşatmak için mi hareket ediyor, yoksa onları sessizce ölüme terk eden bir mekanizmayı mı işletiyor?
Mehmet Parlak’ın “Beni burada öldürecekler” sözü, yalnızca bir cezaevi mektubunun satırı değildir. Bu söz, Türkiye’de hukukun mezar taşına kazınan cümlelerden biridir.
Ve bu cümle kayda geçmelidir: Erdoğan rejimi altında cezaevleri, hasta mahpuslar için yalnızca kapatılma yeri değil; tedavisizliğin, tecritin ve devlet eliyle sürdürülen insanlık dışı muamelenin ölüm koridorlarına dönüşmüştür.
Bu nedenle hasta mahpus meselesi yalnızca sağlık meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’de rejimin insana, hukuka ve muhalefete bakışını gösteren çıplak bir aynadır. Devlet, cezaevine koyduğu insanın sağlığından sorumludur. O insanın hastalığını görmezden geliyorsa, tedavisini geciktiriyorsa, bağımsız raporları yok sayıyorsa, tahliye mekanizmalarını siyasi filtrelere bağlıyorsa ve ölüm geldiğinde “doğal” diyerek dosyayı kapatıyorsa; orada artık hukuk değil, sistematik bir insanlık dışı muamele düzeni vardır.
Uluslararası hukuk açısından da tablo nettir. İşkence ve kötü muamele yasağı mutlaktır. AİHS’in 3. maddesi, Birleşmiş Milletler Mandela Kuralları ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin standartları, devletin gözetimi altındaki kişilerin insan onuruna uygun koşullarda tutulmasını ve sağlık hizmetlerine etkin erişimini zorunlu kılar. Aşırı kalabalık, yetersiz hijyen, tedaviye erişimin engellenmesi, uzun süreli izolasyon ve ağır hastaların cezaevinde tutulması, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele kapsamına girebilecek ağır ihlallerdir.
Bugün Türkiye’de cezaevleri, iktidarın siyasal intikam mimarisinin en karanlık odalarından biridir. Mehmet Parlak’ın çığlığı, Abdullah Tırpan’ın durumu, Aysu Baykal’ın hastane ve tedavi sürecinde yaşadığı iddia edilen insanlık dışı uygulamalar ve kamuoyuna yansıyan sayısız hasta mahpus vakası, aynı zincirin halkalarıdır. Bu zincir koparılmadıkça her yeni ölüm, yalnızca cezaevi idaresinin değil, Adalet Bakanlığı’nın, iktidarın, susan yargının ve bu düzeni sürdüren siyasi aklın sorumluluğunda olacaktır.
Derhâl yapılması gerekenler bellidir: Ağır hasta mahpuslar bağımsız hekim heyetlerinin raporlarıyla tahliye edilmeli veya infazları ertelenmelidir. ATK tek belirleyici makam olmaktan çıkarılmalı, üniversite ve tam teşekküllü hastane raporları esas alınmalıdır. Kelepçeli muayene, ağız içi arama, sağlıksız ring sevkleri ve mahremiyeti ihlal eden tüm uygulamalar yasaklanmalıdır. Cezaevleri bağımsız insan hakları örgütlerine, barolara ve uluslararası denetim mekanizmalarına açılmalıdır. Hasta mahpus verileri düzenli, şeffaf ve denetlenebilir biçimde açıklanmalıdır. “Kuyu tipi” tecrit mimarisi sonlandırılmalı, uzun süreli izolasyon uygulamaları kaldırılmalıdır.
Cezaevlerinin duvarları, devlet suçlarını görünmez kılmaz. Aksine, o duvarların arkasında yaşanan her ölüm, her tedavi engeli, her kelepçeli muayene ve her çaresiz aile feryadı, tarihe not düşülen bir sorumluluk belgesidir.
Bugün sorulması gereken soru basittir: Devlet, hasta mahpusları yaşatmak için mi hareket ediyor, yoksa onları sessizce ölüme terk eden bir mekanizmayı mı işletiyor?
Mehmet Parlak’ın “Beni burada öldürecekler” sözü, yalnızca bir cezaevi mektubunun satırı değildir. Bu söz, Türkiye’de hukukun mezar taşına kazınan cümlelerden biridir.
Ve bu cümle kayda geçmelidir: Erdoğan rejimi altında cezaevleri, hasta mahpuslar için yalnızca kapatılma yeri değil; tedavisizliğin, tecritin ve devlet eliyle sürdürülen insanlık dışı muamelenin ölüm koridorlarına dönüşmüştür.


Social Plugin