Ankara’daki NATO zirvesi, Erdoğan-Trump yakınlığını dünya sahnesine taşırken; Türkiye’de muhalefete, gazetecilere, hukukçulara ve ifade özgürlüğüne yönelik baskılar bir kez daha uluslararası gündeme girdi.
Ankara’daki NATO zirvesi, Türkiye için diplomatik bir başarı vitrini olarak sunuluyor. Tayyip Erdoğan, dünya liderlerini ağırlayan güçlü ev sahibi; Donald Trump ise Erdoğan’la kişisel yakınlığını öne çıkaran stratejik ortak rolünde sahnede. Fakat bu parlak protokol görüntüsünün arkasında daha karanlık bir tablo var: Türkiye’de siyaset, yargı, medya ve sivil toplum alanı giderek daha dar bir koridora sıkıştırılıyor.Foreign Policy, Türkiye’de artan hak ihlallerinin küresel
düzeyde yeterince yüksek sesle dile getirilmemesini “Erdoğan’ı eleştiriden
koruyan ikiyüzlülük” çerçevesiyle gündeme taşırken; The Telegraph da NATO
kırmızı halısı öncesinde muhalefetin ezildiği yönündeki sert başlığıyla aynı
çelişkiye işaret etti. (Foreign Policy)
Bu çelişki yeni değil; fakat Ankara zirvesiyle artık daha
görünür. NATO’nun kurucu metni, ittifakın “demokrasi, bireysel özgürlük ve
hukukun üstünlüğü” ilkelerine dayandığını açıkça yazar. Aynı metin, üye
ülkelerin “özgür kurumlarını güçlendirmesi” gerektiğini de belirtir. (NATO) Buna rağmen,
zirveye ev sahipliği yapan Türkiye’de kamu düzeni gerekçesiyle gösteriler
yasaklanıyor, gazeteciler tutuklanıyor, siyasetçiler cezaevinde, mahkemeler ise
iktidarın en güçlü rakiplerini siyaset dışına iten bir mekanizma gibi çalıştığı
yönünde ağır eleştirilere konu oluyor.
Human Rights Watch’a göre Ankara’daki NATO zirvesi öncesinde
225 kişi gözaltına alındı; bunların 178’i tutuklandı, 34 kişi hakkında ev hapsi
kararı verildi. Gözaltına alınanlar arasında gazeteci ve LGBTİ+ hak savunucusu
Yıldız Tar, avukatlar, bir akademisyen ve TEMA Vakfı üyeleri de vardı. HRW, bu
operasyonları ifade ve toplanma özgürlüğüne yönelik ağır bir baskı olarak
nitelendirdi. (hrw.org)
Associated Press’in aktardığına göre Ankara’da zirve öncesi
on binlerce polis görevlendirildi, hava savunma sistemleri yüksek alarma
geçirildi, gösteriler, konserler ve mezuniyet törenleri yasaklandı. Bazı
muhalif gazetecilere NATO zirvesini takip etmek için akreditasyon verilmedi;
NATO ve zirve karşıtı bazı internet sitelerine erişim engellendi. (AP
News) Bu tablo, güvenlik önlemi ile siyasal alanın kapatılması arasındaki
çizginin Türkiye’de ne kadar belirsizleştiğini gösteriyor.
Üstelik baskı yalnızca zirve güvenliğiyle sınırlı değil.
Komedyen Deniz Göktaş’ın sahne performansı nedeniyle “cumhurbaşkanına” ve dini
değerlere hakaret suçlamalarıyla tutuklanması, ifade özgürlüğünün hangi noktaya
sıkıştığını gösteren çarpıcı örneklerden biri oldu. AP, Türkiye’de
cumhurbaşkanına hakaret suçunun dört yıla kadar hapisle cezalandırılabildiğini
ve eleştirmenlerin Erdoğan döneminde ifade özgürlüğü alanının giderek
daraldığını belirtti. (AP
News)
En ağır dosyalardan biri ise İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun durumu. Eurocities, Pact of Free Cities ve B40
Balkan Cities Network tarafından yayımlanan ortak açıklamada, İmamoğlu’nun 19
Mart 2025’ten bu yana hüküm giymeden tutuklu bulunduğu, 6 Temmuz’da aynı gün üç
ayrı mahkemede savunma yapmak zorunda bırakıldığı, 400’den fazla sanıklı ve
yaklaşık 4 bin sayfalık iddianameye dayanan bir dosyada savunma hakkının fiilen
sıkıştırıldığı vurgulandı. Açıklamada, “asıl sanığın dinlenmediği, avukatların
görevini yapamadığı bir yargılamanın anlamlı bir yargılama sayılamayacağı”
ifade edildi. (Eurocities
- Home)
Avrupa Bölgeler Komitesi ve Avrupa Parlamentosu temsilcileri
de İmamoğlu’nun “siyasi saikli suçlamalarla” tutuklandığını, hakkında 2 bin
yılı aşan hapis tehdidi bulunduğunu ve Türkiye’de yerel demokrasinin sistematik
biçimde zayıflatıldığını açıkladı. Aynı açıklamada, 2024 yerel seçimlerinden bu
yana yaklaşık 45 muhalif belediye başkanı ve yerel yöneticinin gözaltına
alındığı, tutuklandığı veya görevden uzaklaştırıldığı belirtildi. (European
Committee of the Regions)
From Silivri Prison, near Istanbul, we stand in solidarity with Ekrem İmamoğlu and all democratic forces in Türkiye.
— S&D Group (@TheProgressives) July 6, 2026
We condemn the country's worsening democratic backsliding and the continued persecution of political opponents, including our sister party @herkesicinCHP.… pic.twitter.com/UD4SxwocU4
Osman Kavala dosyası ise Türkiye’de hukuk devletinin
çöküşünü simgeleyen en uzun soluklu dosyalardan biri olmaya devam ediyor.
HRW’ye göre Kavala, 2017’den bu yana tutuklu; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
2019 ve 2022 kararlarında tutukluluğunun keyfi ve siyasi saiklerle bağlantılı
olduğunu tespit etti. Türkiye ise bağlayıcı AİHM kararlarına rağmen Kavala’yı
serbest bırakmadı. (hrw.org)
Bütün bunlar yaşanırken Donald Trump’ın Ankara’daki tavrı,
insan hakları ve demokrasi başlıklarının jeopolitik pazarlık masasında nasıl
geri plana itildiğini gösterdi. Reuters’a göre Trump, Türkiye’ye 2020’de S-400
alımı nedeniyle uygulanan yaptırımları kaldıracağını söyledi ve Türkiye’ye F-35
savaş uçaklarının satışına açık kapı bıraktı. Aynı haberde, Trump’ın Erdoğan’ı
övdüğü, Türkiye’nin insan hakları sicilinin Washington için Trump döneminde
fazla kaygı konusu yapılmadığı ve NATO üyelerinin Türkiye’deki demokrasi
gerilemesini eleştirmekte isteksiz olduğu aktarıldı. (Reuters)
Daha önce de Trump yönetimi, Türkiye’nin KAAN savaş uçağı
programında kullanılacak 700 milyon doları aşan jet motoru satışını Kongre’ye
bildirmişti. Reuters, bu adımın Ankara zirvesi öncesinde Erdoğan’a önemli bir
jest olarak görüldüğünü; bazı ABD’li milletvekillerinin ise Türkiye’nin S-400
sistemlerine sahip olmaya devam etmesi nedeniyle bu satışa ve olası F-35
dönüşüne itiraz ettiğini yazdı. (Reuters)
Bu noktada mesele Türkiye’nin stratejik önemini inkâr etmek
değildir. Türkiye NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, Karadeniz, Ortadoğu ve
Avrupa güvenliği açısından kritik bir ülkedir. Fakat stratejik önem, hukukun
askıya alınmasının kalkanı olamaz. Bir ülkenin coğrafi konumu, gazetecilerin
susturulmasını, belediye başkanlarının tutuklanmasını, mahkemelerin siyaset
mühendisliği aracına dönüşmesini meşrulaştıramaz.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin zirve öncesinde
söylediği gibi demokrasi yalnızca seçimden ibaret değildir; gösteri hakkı ve
basın özgürlüğü de demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır. Reuters’ın aktardığına
göre Rutte, Türkiye’deki son baskılarla ilgili soruya yanıt verirken gösteri
hakkı ve medya özgürlüğünün demokrasiler için temel olduğunu vurguladı. (Reuters)
Ancak sorun tam da burada başlıyor: Bu ilkeler toplantı salonlarında
hatırlatılıyor, fakat gerçek siyasi pazarlıklar silah anlaşmaları, stratejik
üsler, savunma sanayii ve liderler arası kişisel ilişkiler üzerinden yürüyor.
Erdoğan yönetimi ise operasyonların militan faaliyetleri
ortaya çıkarmayı amaçladığını ve yargının bağımsız olduğunu savunuyor. Reuters
ve AP de Türk makamlarının gözaltı ve tutuklamaların zirveyle bağlantılı
olmadığı, mahkemelerin bağımsız hareket ettiği yönündeki açıklamalarını
aktardı. (Reuters)
Fakat insan hakları kuruluşlarının, Avrupa kurumlarının ve uluslararası
medyanın ortaya koyduğu tablo, resmi açıklamalardan çok daha ağır bir gerçeğe
işaret ediyor.
Bugün Ankara’da sergilenen görüntü yalnızca bir NATO zirvesi
değildir. Bu görüntü, demokrasiyi savunduğunu söyleyen batı siyasi kanadının
işine geldiğinde otoriterleşmeyi görmezden gelebileceğini de gösteren bir
sınavdır. Erdoğan içeride muhalefeti bastırırken dışarıda “vazgeçilmez
müttefik” olarak ağırlanıyorsa, sorun yalnızca Ankara’da değil; Brüksel,
Washington ve Avrupa’nın siyasi kanadının etik anlayışında aranmalıdır.
Çünkü kırmızı halı, bazen yalnızca bir diplomasi dekoru
değildir. Bazen de hukukun, özgürlüğün ve halk iradesinin üzerine serilen
sessiz bir örtüdür. Dünya hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve gerçek
demokrasiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyarken; bugün sergilenen bu
tablo, bu değerlere samimiyetle bağlı milyonlarca insana karşı açık bir
ihanettir.

Social Plugin