Güncel Haberler

6/recent/ticker-posts

Yolsuzluğa Kalkan, Gazeteciye Zindan: Hırsız R.T. Erdoğan

Karartılmış haber stüdyosu ve boş gazeteci koltuğu — temsili editoryal kapak
Muhalif Haber

Yolsuzluğa Kalkan, Gazeteciye Zindan:
Hırsız R.T. Erdoğan

Avrupa Komisyonunun 2026 Türkiye Raporu, Erdoğan rejiminin yargı üzerindeki etkisini, muhalefete karşı seçici uygulamaları ve temel haklardaki ağır gerilemeyi kayda geçirdi. Türkiye’de bu tablonun karşılığı somut: Fon skandalını sorgulayan gazetecilere yıllarca hapis isteniyor, kamu görevlilerinin ilişkilerini araştıran muhabirler tutuklanıyor, televizyonların yönetimine kayyım atanıyor. İktidarın hesap vermekten kaçtığı yerde, hesap soranlar özgürlükleriyle bedel ödüyor.

Avrupa Komisyonunun 4 Kasım’da yayımladığı Türkiye Raporu, Erdoğan rejiminin yıllardır büyüttüğü hukuksuzluğun işleyişini ortaya koyuyor. Yürütmenin etkisi altındaki yargı, zayıflatılmış Meclis, baskı altındaki belediyeler, uygulanmayan yüksek mahkeme kararları ve susturulan basın aynı düzenin birbirini tamamlayan parçaları olarak karşımıza çıkıyor.

Komisyon, yargının muhalefet temsilcilerini ve seçilmişleri hedef alırken iktidar koalisyonundaki görevlilere karşı benzer adımları atmaktan kaçındığını açıkça belirtiyor. Erdoğan’ın elinde yoğunlaşan yetkilerin kuvvetler ayrılığını aşındırdığını, Meclisin yürütmeyi denetleme gücünün sınırlandığını ve kamu yönetiminin siyasallaştığını kaydediyor.

Bu tespitlerin Türkiye’de yaşayanlar için isimleri, tarihleri ve cezaevi adresleri var.

Fon skandalını haberleştirdiler: Önlerine onlarca yıllık hapis talepleri konuldu

Gazeteciler Mustafa Balcı ve Şaban Sevinç, fon soruşturmasında adı geçen Osman Arıkan Nacar ile AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in aynı karede bulunduğu fotoğrafı paylaşmaları nedeniyle yürütülen süreçte 9 Ekim’de tutuklandı.

4 Kasım’da hazırlanan iddianamede Balcı için 10 yıl 10 aya, Sevinç için 18 yıl 11 aya kadar hapis istendi. Gazetecilere dezenformasyon, iftira ve hakaret suçlamaları yöneltildi.

Fonların siyasi bağlantılarının araştırıldığı bir dönemde iki gazetecinin karşısına toplam 29 yıl 9 aya varan hapis talebi çıkarıldı. Kamuoyunun öğrenmesi gereken ilişkileri araştırmanın karşılığı, gazetecileri yıllarca cezaevi tehdidi altında tutan dosyalar oldu.

Erdoğan rejiminin yanıtlaması gereken sorular ortada: Fon işlemlerinden kimler kazandı? Kamu görevlileri ve siyasi nüfuz sahipleri hangi işlemleri yaptı? Denetim mekanizmaları ne zaman harekete geçti? Yatırımcıların kayıpları büyürken sorumluluk taşıyan kurumlar ne yaptı?

Bu soruların üzerine giden gazetecileri hapsetmek, kamuoyunun bilgi talebini ortadan kaldırmıyor. Yalnızca iktidarın hesap vermeye tahammülünü gösteriyor.

Murat Ağırel: Haber yaptığı dosyadan ev hapsi, araştırdığı başka dosyadan tutuklama

Murat Ağırel ve İsmail Saymaz da fon skandalına ilişkin yayınları nedeniyle 9 Ekim’de ifadeye alındı. Önce adli kontrolle serbest bırakılan iki gazeteci, savcılığın itirazının ardından 10 Ekim’de ev hapsine alındı.

Ağırel, 16 Ekim’de ev hapsindeyken bu kez Mustafa Sarıgül ve ailesiyle ilgili mali işlemleri kapsayan ayrı bir soruşturmada gözaltına alındı; 19 Ekim’de tutuklandı. Gazetecileri Koruma Komitesinin aktardığı dosyada kendisine “suç örgütüne bilerek yardım” suçlaması yöneltildi.

Ağırel’e, kendisine gönderilen belgeleri neden haberleştirmediği soruldu. Gazeteci, bilgileri yayımlamak için yeterli bulmadığını ve ilgili kişilere cevap hakkı tanıyacağını anlattı.

Böylece bir gazetecinin haber yayımlaması da yayımlamadan önce doğrulama yapması da ceza soruşturmalarının konusu haline geldi. Haberi yazarken ev hapsi, doğrulamayı tamamlamadan yayımlamadığında örgüte yardım suçlamasıyla karşılaşan gazeteciye bırakılan alan giderek daralıyor.

Bu baskı, aynı dosyaları araştıracak diğer gazetecilere de yöneliyor. Her tutuklama, haber merkezlerinin masasına yeni bir tehdit bırakıyor.

İsmail Arı: Kamu görevlisine soru sormanın bedeli yeniden cezaevi

Kamu kaynakları, vakıflar ve kamu yönetimindeki usulsüzlükler üzerine çalışan BirGün muhabiri İsmail Arı, mart ayında tutuklandı; 75 gün cezaevinde kaldıktan sonra 5 Haziran’da tahliye edildi.

21 Ekim’de yeniden tutuklandı.

Son dosyanın müştekisi eski RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin. Suçlamaya konu edilen paylaşımlardan biri, Arı’nın haber hazırlarken Şahin’e ulaşmaya ve cevap hakkı tanımaya çalıştığı WhatsApp yazışmasını kamuoyuyla paylaşmasıyla ilgili. Diğeri, Şahin ile fon soruşturmasında adı geçen Osman Arıkan Nacar’ın bulunduğu fotoğrafa ilişkin paylaşım.

İki sosyal medya paylaşımı için 5 yıl 4 aya kadar hapis isteniyor. İlk duruşma 19 Kasım’da yapılacak.

Gazetecinin kamu görevlisine soru yöneltmesi, cevap istemesi ve haber sürecini açıklaması ceza dosyasının içine yerleştiriliyor. Kamu gücünü kullananların faaliyetlerini sorgulama hakkı, o gücü kullananların şikâyetiyle baskı altına alınıyor.

Komisyonun raporunda anlattığı seçici uygulamanın gündelik karşılığı burada görülüyor: Denetlemesi gereken gazeteci, denetim altına alınan kişiye dönüştürülüyor.

Tele1’den Halk TV’ye: Gazeteciyi hapset, ekranın yönetimini devral

Merdan Yanardağ, 24 Ekim 2025’te gözaltına alındı; 27 Ekim’de casusluk suçlamasıyla tutuklandı. Tele1’e kayyım atandı, kanal daha sonra satışa çıkarıldı.

Yanardağ’ın 2026’daki duruşmalarında tahliye talepleri reddedildi. Eylül ayındaki duruşmanın ardından da tutukluluğu sürdürüldü.

Bir gazetecinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasıyla televizyonun yönetiminin el değiştirmesi aynı süreçte gerçekleşti. Sonuç, eleştirel bir yayın kuruluşunun gazetecilik faaliyetinin ve kurumsal bağımsızlığının ağır darbe alması oldu.

14 Ekim 2026’da Halk TV’de de polis operasyonu, kayyım ve yayın akışının kesilmesi birbirini izledi. Kanalın sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında yürütülen soruşturma kapsamında TMSF kayyım olarak atandı. Çalışanların binaya girişine izin verilmedi; canlı yayın akışı kesilerek banttan program verildi.

Bir şirket sahibi hakkında soruşturma yürütülürken televizyonun haber yayınının kesilmesinin, gazetecilerin kapıdan çevrilmesinin ve ekranın yönetiminin devralınmasının hesabı ayrıca sorulmalıdır. Milyonlarca insanın haber alma hakkı, şirket dosyalarının içine gömülerek ortadan kaldırılamaz.

Komisyon da Tele1 ve Halk TV’ye yönelik işlemleri, bağımsız medyanın alanını daraltan gelişmeler arasında kayda geçiriyor. Kayyım uygulaması böylece medya çoğulculuğunu doğrudan etkileyen bir iktidar aracına dönüşüyor.

Eleştiriyi suç dosyasına çeviren düzen

Yargı muhabiri Alican Uludağ da 19 Şubat 2026’da Ankara’daki evinden gözaltına alındı, İstanbul’a götürüldü ve ertesi gün tutuklandı. Erdoğan’ı ve devlet politikalarını eleştiren sosyal medya paylaşımları dosyasına konuldu.

15 Mayıs’ta tahliye edilen Uludağ, 21 Temmuz’da yargı ve kolluk uygulamalarına ilişkin eleştirel paylaşımının ardından yeniden gözaltına alındı; ertesi gün serbest bırakıldı.

Gazetecinin üzerinde sürekli açık tutulan soruşturma, gözaltı ve tutuklama tehdidi, haber üretimini kuşatan bir baskı mekanizması oluşturuyor. Yargıyı izleyen muhabir, yaptığı eleştiri nedeniyle aynı yargının karşısına sanık olarak çıkarılıyor.

Komisyonun aktardığı sivil toplum verilerine göre Eylül 2025–Eylül 2026 döneminde 74 gazeteci ve medya çalışanı tutuklandı, hapsedildi veya tutukluluğunu sürdürdü. Önceki dönem için sayı 51’di.

Rapor ayrıca RTÜK’ün bağımsızlık ve tarafsızlık sorunlarını, eleştirel yayınlara uygulanan ayrımcı yaptırımları, internet engellerini ve dezenformasyon düzenlemesinin gazetecilere karşı orantısız kullanımını kaydediyor. Ceza dosyaları, para cezaları ve erişim engelleri birlikte işleyerek haberi yayımlayanı da habere ulaşmak isteyeni de kuşatıyor.

Yolsuzlukla mücadele söylemi, hesap vermeyen iktidar

Erdoğan rejimi yolsuzlukla mücadeleden söz ederken Komisyon, Türkiye’de ulusal yolsuzlukla mücadele stratejisi ve eylem planı bulunmadığını, kalıcı ve bağımsız bir yolsuzlukla mücadele organının kurulmadığını belirtiyor.

GRECO’nun milletvekilleri, hâkimler ve savcılar bakımından yolsuzluğun önlenmesine ilişkin 22 tavsiyesinden yalnızca üçü tamamen uygulanmış durumda.

Raporun aktardığı belediye verileri de önemli: Nisan 2026 itibarıyla açılan 1.298 idari soruşturmanın 591’i AKP, 321’i CHP belediyeleriyle ilgili. Komisyon, buna rağmen ceza suçlamalarının ağırlıklı olarak CHP belediyelerine yöneltildiğini belirtiyor.

İktidarın belediyeleri idari incelemelerde bu ölçüde yer tutarken ceza yargısının ağır sonuçları neden muhalefet üzerinde yoğunlaşıyor? Hangi dosya hangi ölçütle ilerletiliyor? Kimler için tutuklama isteniyor, kimler hakkında hangi işlemler yapılıyor?

Bu soruların yanıtı, aynı kuralların aynı koşullarda herkese uygulanıp uygulanmadığını gösterecek.

Kamu parasının denetiminde de ağır açıklar var. Komisyon, Varlık Fonu’nun denetim raporlarının açıklanmamasını, portföy şirketlerinin Sayıştay denetimindeki kısıtlamaları ve büyük kamu projelerindeki denetim sorunlarını kaydediyor. Kamu ihalelerinde istisnalar ve pazarlık usulünün aşırı kullanımı sürüyor.

Kamu parasını izlemeyi zorlaştıran bu karanlık alanlar korunurken o alanları aydınlatmaya çalışan gazeteciler ceza tehdidiyle karşılaşıyor. Erdoğan rejiminin hesap vermekten kaçan yönetim anlayışı burada bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor.

Mahkeme kararına rağmen süren tutsaklık

Rapor, Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını isteyen AİHM kararlarının uygulanmamasını ve Ağustos 2026’daki Büyük Daire kararına rağmen ekim ayında tahliye başvurusunun reddedilmesini de kayda geçiriyor.

Selahattin Demirtaş’a ilişkin AİHM kararları uygulanmıyor. Gezi davasında yargılanırken milletvekili seçilen kişi hakkında AYM’nin verdiği tahliye kararı da yerine getirilmiyor.

Bağlayıcı kararların siyasi açıdan hassas dosyalarda etkisiz bırakılması, yurttaşın başvurabileceği son hukuki güvenceleri de aşındırıyor. İnsanlar mahkeme kararlarıyla özgürlüklerine kavuşamaz hale geldiğinde, tutukluluk siyasi tutsaklık niteliği kazanıyor.

Aynı rapor; gizli tanıkların sorgulanamamasını, savunma hakkındaki kısıtlamaları, uzun tutuklulukları ve suçlamalarla deliller arasında yeterli bağ kurulamamasını anlatıyor. İmamoğlu dosyalarını da bu sorunlar içinde ele alıyor.

Seçmenin karşısına çıkabilecek siyasetçinin cezaevinde, onu izleyen gazetecinin sanık sandalyesinde, haberin yayımlandığı televizyonun kayyım yönetiminde tutulduğu bir ülkede demokratik rekabet ağır biçimde sakatlanıyor.

Bu düzenin siyasi sorumlusu Erdoğan’dır

Dışişleri Bakanlığı raporun yargı, temel haklar ve siyasi kriterlere ilişkin değerlendirmelerini reddederek AB’yi önyargı ve çifte standartla suçladı.

Bu açıklama, tutuklanan gazetecilerin isimlerini, televizyonlara atanan kayyımları ve uygulanmayan mahkeme kararlarını ortadan kaldırmıyor.

Erdoğan rejimi; yargı bağımsızlığının aşınmasının, Meclis denetiminin zayıflatılmasının ve kamu kurumlarının siyasallaştırılmasının siyasi sorumluluğunu taşıyor. Yetkiyi merkezileştiren, hesap verme mekanizmalarını güçsüzleştiren ve eleştirel seslerin kuşatıldığı düzeni sürdüren iktidar, ortaya çıkan sonuçların hesabını vermek zorundadır.

Hukuk devleti, iktidar sahiplerinin rahatsız olduğu haberleri cezalandırmakla kurulmaz. Gazeteciyi hapsetmek kamu zararını açıklamaz. Ekranı susturmak para akışını temizlemez. Kayyım atamak, yolsuzluk sorularına cevap vermez.

Erdoğan’ın Türkiye’ye dayattığı dağ başı düzeninin karşısında sorulacak sorular değişmiyor: Para nereye gitti? Kim kazandı? Kim korundu? Denetim neden işlemedi? Gerçeği araştıranlar neden cezaevine gönderildi?

Bu soruların muhatabı yalnızca dosyalara imza atan savcılar ve hâkimler değildir. Bu düzenin siyasi gücünü elinde tutan Erdoğan da cevap vermelidir.