Bir devlet, çocukları suçla tanımlamaya başladığında, hukuk çoktan terk edilmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kayda geçen bir beyan, devletin çocuklara bakışına dair tartışmayı yeniden ve daha sert bir biçimde gündeme taşıdı. Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Akp'li Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ile yaptığı görüşmeyi aktarırken, “Onlar teröristlerin çocukları, bana ne” sözlerini bizzat duyduğunu ifade etti. Bu sözler, yalnızca bir siyasi polemik değil; bir devlet zihniyetinin dışavurumu olarak okunmalıdır.
Gergerlioğlu’nun bu beyanı, sıradan bir sosyal medya paylaşımı değil, doğrudan Meclis kürsüsünde dile getirilmiş ve resmi kayıtlara geçmiştir. Üstelik aynı ifade, farklı platformlarda ve tekrar eden açıklamalarla kamuoyuna aktarılmıştır. Bu durum, söz konusu yaklaşımın münferit bir dil sürçmesi değil, bilinçli bir tutumun yansıması olduğu yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir.
Türkiye’de cezaevlerinde anneleriyle birlikte yaşayan yüzlerce bebek gerçeği uzun süredir biliniyor. Resmî verilere göre sayıları yüzlerle ifade edilen bu çocuklar, herhangi bir suç isnadıyla değil, yalnızca annelerinin mahkûmiyeti nedeniyle cezaevi koşullarında büyüyor. Bu tablo, başlı başına bir insan hakları meselesidir. Ancak tartışmayı daha da ağırlaştıran, bu çocukların “teröristlerin çocukları” şeklinde kategorize edilmesidir.
Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocukların her koşulda korunmasını ve yüksek yararlarının gözetilmesini açıkça hükme bağlar. Bu sözleşmeye göre bir çocuğun ailesinin durumu, onun temel haklardan mahrum bırakılması için gerekçe olamaz. Ancak ortaya çıkan tablo, uluslararası yükümlülükler ile sahadaki uygulamalar arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir.
Daha da çarpıcı olan, bu yaklaşımın bir istisna değil, uzun yıllardır süregelen bir pratiğin devamı olmasıdır. Türkiye’de özellikle son on yılda, siyasi davalar ve geniş kapsamlı operasyonlar sonucunda binlerce aile doğrudan etkilenmiş, çocuklar ise bu sürecin görünmeyen mağdurları haline gelmiştir. Cezaevinde büyüyen çocuklar, bu politikanın en somut ve en ağır sonuçlarından biridir.
Bu noktada mesele, tek bir sözün ötesine geçmektedir. Asıl tartışılması gereken, bu sözün hangi koşullarda mümkün hale geldiğidir. Bir devlet yetkilisinin çocukları bu şekilde tanımlayabilmesi, yalnızca kişisel bir tercih değil, sistematik bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, bireyi değil kimliği hedef alır; suçu değil aidiyeti cezalandırır.
Türkiye’de insan hakları ihlallerine ilişkin tartışmalar çoğu zaman bireysel vakalar üzerinden yürütülür. Oysa bu olay, münferit bir örnek değil; daha geniş bir yapısal sorunun parçasıdır. Cezaevinde büyüyen çocuklar, bu yapının en sessiz tanıklarıdır. Onlar konuşmaz; ama varlıkları, sistemin nasıl işlediğini açıkça gösterir.
Meclis kürsüsünde dile getirilen bu beyan, yalnızca bir söz değil; bir dönemin kaydıdır. Yarın bu dönem sorgulandığında, bu tür ifadeler yalnızca siyasi tartışmaların değil, aynı zamanda hukuki ve vicdani hesaplaşmaların da konusu olacaktır. Çünkü çocuklara yönelik her ihmal, her dışlama ve her ayrımcı yaklaşım, yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirir.
Ve bu kayıt, artık tarihe düşülmüştür.
Gergerlioğlu’nun bu beyanı, sıradan bir sosyal medya paylaşımı değil, doğrudan Meclis kürsüsünde dile getirilmiş ve resmi kayıtlara geçmiştir. Üstelik aynı ifade, farklı platformlarda ve tekrar eden açıklamalarla kamuoyuna aktarılmıştır. Bu durum, söz konusu yaklaşımın münferit bir dil sürçmesi değil, bilinçli bir tutumun yansıması olduğu yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir.
Türkiye’de cezaevlerinde anneleriyle birlikte yaşayan yüzlerce bebek gerçeği uzun süredir biliniyor. Resmî verilere göre sayıları yüzlerle ifade edilen bu çocuklar, herhangi bir suç isnadıyla değil, yalnızca annelerinin mahkûmiyeti nedeniyle cezaevi koşullarında büyüyor. Bu tablo, başlı başına bir insan hakları meselesidir. Ancak tartışmayı daha da ağırlaştıran, bu çocukların “teröristlerin çocukları” şeklinde kategorize edilmesidir.
Bu ifade, hukukun en temel ilkelerinden biri olan “suçun şahsiliği” ilkesinin açık bir ihlalidir. Bir bireyin işlediği iddia edilen suçtan dolayı çocuklarının da aynı çerçevede değerlendirilmesi, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda etik bir çöküşe işaret eder. Çocuk, doğası gereği korunması gereken bir varlıkken, devlet dilinde bir “suç kategorisinin uzantısı” haline getirilmektedir.
Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocukların her koşulda korunmasını ve yüksek yararlarının gözetilmesini açıkça hükme bağlar. Bu sözleşmeye göre bir çocuğun ailesinin durumu, onun temel haklardan mahrum bırakılması için gerekçe olamaz. Ancak ortaya çıkan tablo, uluslararası yükümlülükler ile sahadaki uygulamalar arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir.
Daha da çarpıcı olan, bu yaklaşımın bir istisna değil, uzun yıllardır süregelen bir pratiğin devamı olmasıdır. Türkiye’de özellikle son on yılda, siyasi davalar ve geniş kapsamlı operasyonlar sonucunda binlerce aile doğrudan etkilenmiş, çocuklar ise bu sürecin görünmeyen mağdurları haline gelmiştir. Cezaevinde büyüyen çocuklar, bu politikanın en somut ve en ağır sonuçlarından biridir.
Çocuğu suçla tanımlayan bir dil, devleti hukuktan çıkarır!
“Bana ne” ifadesi ise yalnızca bir kayıtsızlığı değil, kurumsallaşmış bir duyarsızlığı temsil eder. Bu, bireysel bir tepki değil; devlet mekanizmasının çocuklara yönelik sorumluluğunu reddeden bir anlayışın ifadesidir. Sosyal devlet ilkesiyle açıkça çelişen bu yaklaşım, kamu otoritesinin en zayıf kesimlere karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.Bu noktada mesele, tek bir sözün ötesine geçmektedir. Asıl tartışılması gereken, bu sözün hangi koşullarda mümkün hale geldiğidir. Bir devlet yetkilisinin çocukları bu şekilde tanımlayabilmesi, yalnızca kişisel bir tercih değil, sistematik bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, bireyi değil kimliği hedef alır; suçu değil aidiyeti cezalandırır.
Türkiye’de insan hakları ihlallerine ilişkin tartışmalar çoğu zaman bireysel vakalar üzerinden yürütülür. Oysa bu olay, münferit bir örnek değil; daha geniş bir yapısal sorunun parçasıdır. Cezaevinde büyüyen çocuklar, bu yapının en sessiz tanıklarıdır. Onlar konuşmaz; ama varlıkları, sistemin nasıl işlediğini açıkça gösterir.
Meclis kürsüsünde dile getirilen bu beyan, yalnızca bir söz değil; bir dönemin kaydıdır. Yarın bu dönem sorgulandığında, bu tür ifadeler yalnızca siyasi tartışmaların değil, aynı zamanda hukuki ve vicdani hesaplaşmaların da konusu olacaktır. Çünkü çocuklara yönelik her ihmal, her dışlama ve her ayrımcı yaklaşım, yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirir.
Ve bu kayıt, artık tarihe düşülmüştür.

Social Plugin