Güncel Haberler

6/recent/ticker-posts

Erdoğan, Koltuğu Uğruna Daha Kaç Milyon İnsanın Hayatını Karartacak?

Erdoğan, adalet ve insan hakları eleştirisini konu alan Muhalif Haber temsili editoryal görseli
MUHALİF HABER

Rakiplerin cezaevinde tutulduğu, seçilmiş belediye yönetimlerinin tutuklamalar ve siyasi geçişler arasında el değiştirdiği, gazetecilerin haberlerinden dolayı yargılandığı bir ülkede sandığın varlığı tek başına demokrasiye kanıt olamaz. Ağustos sonundan eylül sonuna uzanan gelişmeler, Erdoğan rejiminin iktidarını koruma siyasetiyle yurttaşların özgürlüğü, seçme hakkı ve ekonomik güvenliği arasındaki çatışmayı yeniden ortaya koyuyor. Bu tablonun hesabını iktidar kadar, karşısında sorumluluk üstlenmekten kaçınan muhalefet de vermek zorunda.

Türkiye’nin geleceği, Erdoğan’ın siyasi geleceğine ipotek edilemez.

Bir ülkenin mahkemeleri, kamu kurumları, belediyeleri, bütçesi ve yurttaşlarının hayatı, herhangi bir siyasi liderin iktidarda kalma ihtiyacına göre düzenlenemez. Devletin bütün imkânlarını kullananların, hesap vermeyi sürekli başkalarından bekleme ayrıcalığı yoktur.

Son haftalardaki gelişmeler bu nedenle birlikte okunmalı. İmamoğlu hakkında verilen yeni mahkûmiyet kararı, Üsküdar ve Adalar’daki belediye yönetimi değişiklikleri, Mansur Yavaş’ın CHP’den ayrılması, hak örgütlerine operasyonlar, gazetecilerin tutuklanması ve fon krizinin siyasi bağlantılarına ilişkin iddialar birbirinden farklı dosyalardır. Her birinin delili ve hukuki niteliği ayrıdır. Ancak hepsi aynı temel soruya çıkar: Türkiye’de kamu gücü kimin hakkını korumak için kullanılıyor?

Erdoğan rejimi yargının bağımsız olduğunu savunuyor; muhalefete yönelik soruşturmaların siyasi amaç taşıdığı eleştirisini reddediyor. Bu savunmanın inandırıcılığı, uygulamaların bağımsız denetime açık olmasıyla ölçülür. Hükümetin açıklaması, mahkeme kararlarının, delillerin ve ortaya çıkan siyasi sonuçların sorgulanmasını ortadan kaldırmaz.

Seçmenin önüne sandık koyup seçeneklerini ortadan kaldıramazsınız

Ekrem İmamoğlu’na 11 Eylül’de, eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’ya yönelik sözleri nedeniyle 2 yıl 1 ay hapis cezası ve Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesi kapsamında hak yoksunluğu kararı verildi. İmamoğlu aynı dosyada daha önce iki kez beraat etmiş, bu kararlar istinafta bozulmuştu. Yeni hükmün uygulanması kesinleşmesine bağlı. Dolayısıyla verilen karar ile kesinleşmiş siyasi yasak birbirinden ayrılmalı.

Fakat siyasi etki, yalnızca kararın kesinleştiği gün başlamıyor.

Bir siyasi rakibin yıllarca farklı dosyalar arasında savunma yapmak zorunda bırakılması, cezaevinde tutulması ve adaylığının sürekli hukuki belirsizlik altında kalması, daha seçim yapılmadan rekabetin koşullarını değiştiriyor. Diploma iptali, “ahmak” davası, İBB ana davası ve diğer soruşturmalar bu nedenle ayrı ayrı incelenirken toplam etkileri de görülmeli.

Human Rights Watch, İmamoğlu davasında gizli tanıklara ve ceza indirimi beklentisiyle ifade veren sanıklara dayanılmasını, savunma avukatının da tutuklanmasını ve siyasi açıklamaları adil yargılanma açısından ciddi sorunlar olarak değerlendiriyor. Kurum, soruşturmaları yürüten Akın Gürlek’in İstanbul başsavcılığından Adalet Bakanlığına geçişine de dikkat çekiyor.

Erdoğan rejiminin cevaplaması gereken soru açıktır: Siyasi rakiplerle eşit koşullarda yarışmayı neden güvence altına almıyorsunuz?

Seçmenin kimi tercih edeceğine ilişkin karar, soruşturma takvimlerinin gölgesine bırakılamaz. Yolsuzluk iddiası varsa deliller ortaya konulur, savunma hakkı korunur, yargılama bağımsız biçimde yürütülür. Bir suçlamanın varlığı, siyasi rakibin kamusal hayattan sınırsız biçimde uzaklaştırılmasının gerekçesi olamaz.

Sandıkta alınamayan belediyeler hangi süreçlerin sonunda el değiştiriyor?

Üsküdar’da yaşananlar, yurttaşın oyuyla kurulan yönetimin ne kadar kırılgan hâle getirilebildiğini gösteriyor.

Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasının ardından yapılan başkanvekilliği seçimi mahkeme kararlarıyla iptal edildi. Yenilenen seçim öncesinde yeni gözaltı ve tutuklamalar yaşandı. Meclis üyelerinin siyasi geçişleriyle dengeler değişti. Sonunda 8 Eylül’de belediye yönetimi AKP’ye geçti.

Bu zincirin her halkasının gerekçesi kamuya açıklanmalıdır. Tutuklama kararları, seçimlerin iptali ve meclis çoğunluğundaki değişim ayrı ayrı incelenmelidir. Muhalefetin baskı ve pazarlık iddiaları da bağımsız biçimde araştırılmalıdır.

Adalar’da ise 23 Eylül’de yapılan başkanvekilliği seçiminde AKP adayı kazandı. Habere göre CHP’den AKP adayına oy geçişleri yaşandı; CHP ve Yeni Parti üyeleri ikinci turun ardından salonu terk etti. Bu örnekte muhalefetin kendi tercihleri ve meclis içindeki çözülme de hesabın parçasıdır.

Seçilmiş bir başkanın yargılanması, seçmenin iradesinin siyasi pazarlık konusu yapılmasını haklı çıkarmaz. Belediye makamları, iktidarla ilişkilerin veya kişisel hesapların değiş tokuş edildiği birer mülk değildir.

Muhalefetin başına kimin geçeceğini mahkemeler belirlerse

CHP’de mahkeme kararıyla yönetimin uzaklaştırılması ve Kılıçdaroğlu’nun geri dönmesi, ardından Özgür Özel ve beraberindeki milletvekillerinin Yeni Parti’yi kurması, bugünkü parçalanmanın arka planını oluşturuyor. İmamoğlu da ağustosta Yeni Parti’ye katılacağını açıkladı. Human Rights Watch, CHP yönetimini uzaklaştıran kararı demokratik süreç ve siyasi haklar açısından ağır bir müdahale olarak değerlendirdi.

Parti içindeki usulsüzlük iddiaları elbette incelenebilir. Bunun demokratik meşruiyeti; delilin sağlamlığına, yargının bağımsızlığına ve müdahalenin ölçüsüne bağlıdır.

Ortaya çıkan siyasi sonuç ise ortadadır: Muhalefet, iktidarın uygulamalarına karşı ortak bir hat kurmak yerine kendi örgütünün, liderliğinin ve belediye çoğunluklarının geleceğiyle uğraşıyor.

Bu tablonun sorumluluğu yalnızca dış müdahaleye yüklenemez. Kılıçdaroğlu da Özel de muhalefetin diğer aktörleri de kendi kararlarının seçmene maliyetini açıklamak zorundadır. Hiçbir siyasi geçmiş, hiçbir parti içi haklılık iddiası, toplumun değişim talebini kişisel hesapların arkasına itme hakkı vermez.

Mansur Yavaş: Geri durmanın da siyasi sorumluluğu var

Mansur Yavaş, 9 Eylül’de Erdoğan’la görüştü. Görüşmenin Ankara’nın yatırımları, metro projeleri, kredi ve onay süreçleriyle ilgili olduğunu açıkladı. CHP ile Yeni Parti arasındaki gerilimi büyütmek istemediğini, iki taraf arasında ileride yeniden kurulabilecek zemini korumaya çalıştığını söyledi. Ardından 23 Eylül’de CHP’den ayrılıp bağımsız devam edeceğini duyurdu.

Bir belediye başkanının kentinin sorunlarını çözmek için merkezi yönetimle görüşmesi görev alanındadır. Ancak siyasi sorumluluğu, yatırım görüşmelerinden ibaret değildir.

Seçilmiş yöneticilerin cezaevinde tutulduğu, muhalefetin örgütsel bütünlüğünün dağıldığı ve belediye yönetimlerinin el değiştirdiği bir dönemde Yavaş’ın tercihleri daha geniş bir ölçüyle değerlendirilmelidir. Kendisinden liderlik bekleyen insanların ona verdiği destek de siyasi bir sorumluluk doğurur.

Yavaş’a sorulması gereken şudur: Koruduğunuz denge, yurttaşın demokratik haklarını savunmayı ne ölçüde mümkün kılıyor?

Baskı karşısında geri durmanın sonuçları vardır. Bu tutum ortak mücadeleyi zayıflatıyorsa, “sağduyu” açıklaması tek başına yeterli değildir. Muhalefet seçmeninin beklediği cesaret, en zor anda demokratik hakları açıkça ve tutarlı biçimde savunabilmektir.

Kavala kararı: Hukuku tanımamanın bedelini neden yurttaş ödüyor?

AİHM Büyük Dairesinin 25 Ağustos tarihli Kavala kararı, Türkiye’de hukukun durumuna ilişkin ağır bir tespit içeriyor. Mahkeme; özgürlük, adil yargılanma, ifade ve örgütlenme hakları bakımından ihlaller belirledi. Kavala’nın susturulması ve cezalandırılması amacına ilişkin değerlendirmede bulundu; serbest bırakılmasını ve mahkûmiyetinin kaldırılmasını istedi.

Eylül ayında Kavala’nın avukatları bu karara dayanarak yeniden yargılama ve infazın durdurulması başvurusunda bulundu.

Bir insanın özgürlüğünün yıllarca hukuki süreçler arasında tüketilmesi, telafisi kolay bir zarar değildir. Kaybedilen yıllar geri verilmez. Ailelerin bekleyişi, bozulan sağlık, yarım kalan hayatlar bir tazminat kalemine sığmaz.

Hukuk, iktidarın hoşuna giden kararlar çıktığında bağlayıcı sayılıp diğer zamanlarda etkisizleştiriliyorsa yurttaşın güvencesi çöker. Böyle bir düzende herkes, hakkını kazanmasının yetmeyeceğini; o hakkın uygulanması için siyasi iradenin de razı olmasının beklendiğini görür.

Bu, devletin yurttaşa karşı yükümlülüğünden kaçmasıdır.

“Sıra sana da gelecek” sözünün ardından operasyon

Muhaliflere yönelik baskıyı yalnızca CHP çevresiyle sınırlamak, sorunun kapsamını daraltır.

Diken’in aktardığına göre Erdoğan’ın danışmanı Oktay Saral, 18 Ağustos’ta Alparslan Kuytul’u hedef alan paylaşımında “Sıra sana da gelecek” dedi. Kuytul ve eşi dâhil 56 kişi ertesi gün gözaltına alındı; Kuytul çiftinin tutuklandığı 23 Ağustos’ta duyuruldu.

Bu zamanlama, siyasi açıklamalarla adli süreçler arasındaki ilişkinin açıklanmasını zorunlu kılıyor. Soruşturmanın gerekçesi ve delilleri ayrı olarak incelenmelidir. Ancak iktidar çevresinden bir ismin bir yurttaşa gözaltı veya tutuklama sırası bildirir gibi konuşması başlı başına hesap verilmesi gereken bir davranıştır.

Eylül ayında Gülen hareketiyle ilişkilendirilen kişilere yönelik operasyonlar da sürdü. İzmir’de 18 Eylül’de 21 kişi gözaltına alındı. Resmî açıklamalarda örgüt üyeliği ve finansal destek iddiaları yer aldı.

Bu dosyalarda da ölçü değişmez: Suç, kişiye özgü somut delillerle ortaya konulmalıdır. AİHM’in Yalçınkaya kararında vurguladığı bireyselleştirilmiş sorumluluk ve adil yargılanma güvenceleri göz ardı edilemez.

Bir insanın siyasi veya dinî çevresine duyulan öfke, onun hukuk dışına itilmesine izin vermez. Muhalefet de bu konuda seçici davranamaz. Hak savunusunu yalnızca kendi yakınlarıyla sınırlayan herkes, baskının genişlemesine alan açar.

Haber yapanı susturarak hesap vermekten kurtulamazsınız

Gazeteci Selahattin Günday, 2011’deki haberciliğiyle bağlantılı suçlamalar nedeniyle 12 Eylül’de tutuklandı. Avukatı, suçlamanın dayandırıldığı düzenlemenin tarihi ve zamanaşımı bakımından itirazlarda bulundu. Gazetecileri Koruma Komitesi, Günday’ın serbest bırakılmasını istedi.

Bu tür dosyaların etkisi, yalnızca tutuklanan gazeteciyle sınırlı kalmaz. Diğer gazeteciler de yıllar önce yaptıkları bir haberin gelecekte özgürlüklerine mal olup olmayacağını düşünerek çalışır. Toplum, öğrenebileceği haberleri henüz yazılmadan kaybetmeye başlar.

Fon krizine ilişkin paylaşımlar nedeniyle getirilen erişim engelleri de aynı açıdan önem taşıyor. İfade Özgürlüğü Derneğinin tespitlerini aktaran habere göre 194 X hesabı engellendi; aralarında ekonomistler, gazeteciler ve siyasetçiler bulunuyor. Kararlarda sermaye piyasalarına ilişkin spekülatif paylaşımlar ve kamu düzeni gerekçeleri kullanıldı.

Piyasa güvenliğini korumakla görevli kurumlar, eleştiriyi ve haber verme faaliyetini hangi somut ölçütlerle suçtan ayırdıklarını açıklamalıdır. Yatırımcı zararını, denetim boşluklarını ve siyasi bağlantıları sorgulayan insanların sesini kısmak, kamu güvenini onarmaz.

“Aile” söyleminin arkasında kimin hakları çiğneniyor?

Human Rights Watch’ın 18 Eylül tarihli açıklamasına göre 12–14 Eylül’deki operasyonlarda en az 112 kişi gözaltına alındı, 82 kişi tutuklandı. Operasyonlar LGBTİ+ hakları alanında çalışan oluşumları, HIV ile yaşayanlara destek veren kuruluşları ve çeşitli işletmeleri kapsadı. HRW, bu uygulamaları temel haklara ve hukukun üstünlüğüne yönelik bir saldırı olarak değerlendirdi.

Uluslararası Af Örgütü de Türkiye’deki X hesabına erişimin engellendiğini açıkladı.

Bir toplumsal kesimi hedef göstererek siyasi destek toplamanın maliyetini gerçek insanlar ödüyor. Damgalanma, işini kaybetme korkusu, sağlık hizmetine erişirken duyulan endişe ve örgütlenme imkânlarının daralması gündelik hayatı kuşatıyor.

Erdoğan rejiminin “aileyi koruma” söylemi, ayrımcılığın ve keyfîliğin üzerini örtemez. Devlet, yurttaşlarının varlığını siyasi tehdit gibi sunamaz.

Fon krizinin hesabı istifayla kapanmaz

SPK’nın 28 Eylül açıklaması, belirli fonların 17 Eylül itibarıyla alım satıma kapatıldığını ve tasfiye kapsamına alındığını doğruluyor. Bu kararlar, birikimlerinin geleceğini bekleyen yatırımcılar için doğrudan sonuçlar taşıyor.

Aynı süreçte Fatma Betül Sayan Kaya hakkında hisse işlemlerinden yüksek kazanç elde edildiği iddiaları gündeme geldi. Kaya, iddiaların araştırılabilmesi için parti görevlerinden ayrılma talebinde bulunduğunu açıkladı. İddiaların açıklığa kavuşturulmasını istediğini belirtti. Bu iddialar kesinleşmiş bir suç tespiti olarak sunulamaz.

Ancak kamuoyunun hesap sorma hakkı, bir görevden ayrılma açıklamasıyla sona ermez.

İşlem kayıtları ne gösteriyor? Denetleyici kurumlar ne zaman haberdar oldu? Hangi uyarılar değerlendirildi? Usulsüz kazanç varsa kimlere ulaştı? Siyasi bağlantılar incelemeyi etkiledi mi?

Bu soruların cevabı belgelerle verilmelidir. Muhalifler hakkındaki iddiaları büyük bir hızla kamuoyuna taşıyan iktidar, kendi çevresindeki iddialarda da aynı açıklığı göstermek zorundadır.

Akbelen: Yurttaşın toprağı kimin hesabına feda ediliyor?

Akbelen çevresindeki 200 parsele ilişkin acele kamulaştırma kararına karşı açılan davanın duruşması 16 Eylül’de Danıştay’da görüldü. Köylüler yaşam alanları ve geçim kaynakları için itirazlarını sürdürdü.

Aynı mücadelenin arka planında, protestoya katıldığı için mahkûm edilen Esra Işık’ın dosyası bulunuyor. Uluslararası Af Örgütü bu mahkûmiyeti barışçıl çevre savunuculuğuna ağır bir darbe olarak değerlendirdi.

Kamu yararı iddiasıyla alınan bir kararın kimi zenginleştirdiği, kimin toprağını ve geçimini ortadan kaldırdığı açıklanmalıdır. Enerji ihtiyacı, mülkiyet hakkının, çevresel sorumluluğun ve yurttaşın itiraz hakkının yok sayılmasına sınırsız yetki vermez.

Bir ülkenin talanını yalnızca kasadan çıkan parayla ölçemezsiniz. Kaybedilen toprağın, yok edilen yaşam alanının ve geleceği elinden alınan insanların da hesabı vardır.

Demokratikleşme sözünün ölçüsü özgürlüktür

DEM Parti heyetinin çerçeve yasanın ardından 13 Eylül’de İmralı’ya yaptığı ziyaret, siyasi sürecin gündemdeki yerini koruduğunu gösteriyor.

Barış ve demokratikleşme vaatlerinin değeri, yurttaşın hayatındaki karşılığıyla ölçülür. Örgütlenme özgürlüğü genişliyor mu? Mahkeme kararları uygulanıyor mu? Siyasi rekabetin önündeki engeller kaldırılıyor mu? İnsanlar görüşlerinden, kimliklerinden ve barışçıl faaliyetlerinden dolayı cezalandırılma korkusundan kurtuluyor mu?

Aynı ölçü uluslararası aktörler için de geçerlidir. Reuters’ın temmuzdaki değerlendirmesi, NATO müttefiklerinin Türkiye’deki hak ihlalleri karşısındaki kamusal eleştirilerinin zayıflamasına ve ilişkilerde güvenlik-savunma önceliğinin ağırlık kazanmasına dikkat çekiyordu.

Demokrasi ilkelerini savunduğunu söyleyen hükümetler, ticari ve askerî çıkarlar devreye girdiğinde bu ilkeleri askıya alamaz.

Bu ülkenin geleceği hiçbir koltuğun teminatı değildir

Erdoğan’ın “yaklaşan seçim” sözleri eylülde erken seçim tartışmalarını yeniden açtı. AKP Sözcüsü Ömer Çelik ise bunun erken seçim sinyali olmadığını söyledi. Ortada ilan edilmiş bir erken seçim tarihi bulunduğunu söylemek mümkün değil.

Fakat demokratik hakların korunması seçim tarihine bağlı değildir. Özgürlükler, seçim kampanyası başladığında hatırlanacak ayrıntılar olamaz. Siyasi rakiplerin, gazetecilerin, hak savunucularının ve sıradan yurttaşların güvenceleri bugün korunmak zorundadır.

Erdoğan rejimi, devletin gücünü kullanmanın bütün imkânlarından yararlanırken bu gücün sonuçlarından kaçamaz. Tutuklamaların, hak ihlallerinin, denetim boşluklarının ve kamusal tercihlerin siyasi sorumluluğu vardır. Suç iddiaları ise herkes için aynı ölçütlerle, bağımsız yargı önünde araştırılmalıdır.

Muhalefet de seçmenden sürekli sabır isteyerek, kendi iç hesaplarını öne çıkararak veya baskı karşısında geri durmayı alışkanlığa dönüştürerek bu sorumluluğun dışında kalamaz.

Bu ülkenin insanları, iktidar sahiplerinin hesaplarında harcanabilecek rakamlar değildir. Cezaevinde geçen günlerin, kaybedilen birikimlerin, elinden alınan toprağın ve değersizleştirilen oyun arkasında gerçek hayatlar vardır.

Erdoğan rejimi hesap vermelidir. Belgeler açıklanmalı, ihlaller giderilmeli, sorumlular bağımsız yargı önünde hesap vermelidir. Türkiye’nin geleceği, Erdoğan’ın koltuğunu korumak için feda edilemez.

Kaynaklar