Güncel Haberler

6/recent/ticker-posts

AİHM’den Toplu İhlal Kararı: 2.420 Dosya Yeniden Yargılanmalı!

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye aleyhine verdiği son kararlardan birinde, 2 bin 420 başvurucu hakkında adil yargılanma hakkı ve suçun kanuniliği ilkesinin ihlal edildiğine hükmetti. Karar, yalnızca bireysel mağduriyetleri değil, Türkiye’de son yıllarda kurulan ceza yargılaması pratiğinin tamamını ilgilendiren nitelikte.

Mahkeme, söz konusu dosyalarda AİHS’nin 6. maddesi (adil yargılanma hakkı) ile 7. maddesinin (kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi) ihlal edildiğini tespit etti. Bu tespit, Türk mahkemelerinin bu dosyalar bakımından yeniden yargılama yapmakla yükümlü olduğu anlamına geliyor.

“Bireysel hata” değil, yapısal sorun

AİHM kararında dikkat çeken en önemli unsur, ihlallerin münferit yargıç hataları olarak değil, sistematik bir yargılama sorunu olarak ele alınması. Mahkeme, ulusal mahkemelerin suçun tanımı, delillerin değerlendirilmesi ve sanıkların savunma hakları konusunda öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik ilkesini ihlal ettiğini açıkça ortaya koyuyor.

Bu yaklaşım, Türkiye’de özellikle belirli bir dönemde açılan binlerce ceza davasında uygulanan otomatik suç isnadı, toplu delil kabulleri ve kalıplaşmış gerekçeler tartışmasını yeniden gündeme taşıyor. Karar, uzun süredir dile getirilen “mahkemeler yargılama yapmadı, onay makamına dönüştü” eleştirilerini uluslararası düzeyde teyit eder nitelikte.

Yeniden yargılama: Kâğıt üzerinde mi, fiilen mi?

AİHM içtihadına göre, adil yargılanma ve suçun kanuniliği ihlali tespit edilen dosyalarda yeniden yargılama en etkili giderim yolu olarak kabul ediliyor. Türkiye açısından bu, mahkemelerin AİHM kararlarını gerekçe göstererek dosyaları yeniden ele almasını zorunlu kılıyor.

Ancak sorun tam da burada başlıyor. Daha önce benzer ihlal kararlarında görüldüğü üzere, yeniden yargılama mekanizması çoğu zaman şekli işlemlerle sınırlı kalıyor. Aynı mahkemelerin, aynı delilleri, benzer gerekçelerle yeniden hüküm kurması; AİHM kararlarının içeriğinin fiilen uygulanmadığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Bu nedenle söz konusu karar, yalnızca “yeniden yargılama yolu açıldı” şeklinde okunabilecek teknik bir gelişme değil; Türkiye’nin AİHM kararlarına uyup uymadığına dair samimiyet testidir.

Yargı pratiğine ayna tutan karar

Karar aynı zamanda, Türkiye’de ceza yargılamasının son yıllarda nasıl bir hatta ilerlediğini de gözler önüne seriyor. Suçun unsurlarının somut olay bazında tartışılmadığı, delillerin sanık lehine değerlendirilmediği, mahkeme kararlarının önceden belirlenmiş sonuçlara göre gerekçelendirildiği bir sistem eleştirisi, artık yalnızca muhalif hukuk çevrelerinin değil, uluslararası yargının da tespiti haline gelmiş durumda.

AİHM’in bu kararı, “yargı bağımsızdır” söylemi ile pratikte yaşananlar arasındaki uçurumu bir kez daha görünür kılıyor. Üstelik söz konusu olan birkaç dosya değil; binlerce insanın özgürlüğünü, geleceğini ve hukuki güvenliğini etkileyen bir yargılama düzeni.

Karar uygulanmazsa ne olur?

Bu noktada mesele artık teknik bir “uygulama sorunu” değildir. AİHM’in bu kararı, Erdoğan iktidarının Türkiye’yi bilinçli biçimde sürüklediği hukuksuzluk düzeninin uluslararası kayda geçmiş bir tespitidir. Yargının bağımsızlığının tasfiye edildiği, suçun kanuniliği ilkesinin keyfi biçimde askıya alındığı, mahkemelerin siyasi talimatlarla çalışan onay mercilerine dönüştürüldüğü bu rejimde AİHM’in önüne gelen artık tekil davalar değil, hukuksuzluğu yönetsel bir modele dönüştürmüş bir devlet yapısıdır. 2 bin 420 dosya, bir istisna değil; bu düzenin rutinidir. Yeniden yargılamanın işletilmemesi halinde ortada bir “uygulama eksikliği” değil, bilinçli bir inkâr politikası olacaktır. Erdoğan rejimi, ülkeyi hukukun koruduğu bir cumhuriyetten çıkarıp, hak aramanın suç sayıldığı bir düzene sürüklemiştir. Strasbourg’dan çıkan bu karar, yalnızca mağdurlar için değil, Türkiye adına utanç verici bir bilanço olarak tarihe geçmiştir; ve bu bilançonun siyasi sorumluluğu artık inkâr edilemeyecek kadar açıktır.