Türkiye’de iktidar pratiği, uzun süredir sadece muhalif siyasetçileri ve yurttaşları değil, ülkeye bakmaya, görmeye ve anlatmaya çalışan herkesi hedef alıyor. Son günlerde peş peşe yaşanan iki olay, bu gerçeği bir kez daha çıplak biçimde ortaya koydu: Cezaevi koşullarını incelemek üzere Türkiye’ye gelen 6 Avrupalı aktivistin gözaltına alınması ve Deutsche Welle Türkçe servisinde çalışan bir gazetecinin, Cumhurbaşkanı’na hakaret ve “dezenformasyon” iddiasıyla tutuklanması.
Bu iki vaka birlikte okunduğunda, karşımızda duran tablo nettir: Türkiye’de iktidar, hem içerideki baskıyı görünmez kılmak istiyor hem de dışarıdan gelecek her türlü bağımsız gözlemi ve eleştiriyi kriminalize ediyor.
Cezaevlerinde Gözlem Yapmak Yasak!
Uluslararası bir heyet olarak Türkiye’ye gelen 6 Avrupalı aktivist, siyasi tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu cezaevlerindeki koşulları yerinde incelemek, özellikle kamuoyunda “kuyu tipi” olarak anılan yüksek güvenlikli hapishanelerdeki uygulamalara dair bilgi toplamak istiyordu. Ziyaretin amacı açıktı: İnsan hakları açısından ağır şüpheler barındıran kapalı rejim cezaevlerini görmek, tutukluların durumuna ilişkin bağımsız bir değerlendirme yapmak. Ancak bu niyet, Türkiye’de artık başlı başına bir “suç” sayılıyor.
Aktivistler İstanbul’da polis tarafından gözaltına alındı, pasaportlarına el konuldu ve haklarında sınır dışı edilme dahil çeşitli idari işlemler başlatıldı. Ortada herhangi bir şiddet çağrısı, örgütsel faaliyet ya da gizli bir eylem yok. Sadece bakmak, görmek ve raporlamak isteyen insanlar var. Bu tablo, iktidarın cezaevlerini bir “kara kutu” ya dönüştürdüğünü gösteriyor.
Gazeteciliğin Bedeli: Tutuklama
Aynı günlerde, Deutsche Welle adına çalışan bir gazeteci, evine yapılan polis baskınıyla gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. Gerekçe tanıdık: Cumhurbaşkanı’na hakaret ve yanıltıcı bilgi yaymak!
Türkiye’de bu suçlama, özellikle gazeteciler söz konusu olduğunda, neredeyse otomatik bir sopaya dönüşmüş durumda. Eleştiri, sorgulama ve kamu yararına bilgi verme faaliyeti, sistematik biçimde “hakaret” ve “dezenformasyon” torbasına dolduruluyor.
Burada asıl mesele şudur: Tutuklanan kişi sadece bir gazeteci değil, aynı zamanda kamunun haber alma hakkını temsil ediyor. Onun susturulması, milyonların susturulması anlamına geliyor.
Pisliği Görünmez Kılma Çabası
Bu iki olayın ortak noktası açıktır. Birincisinde rejim, cezaevlerinde yaşananları kimsenin görmesini istemiyor. İkincisinde ise yaşananların yazılmasını, duyurulmasını istemiyor.
Yani rejim hem tanığı hem de tanıklığı ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Bu, münferit bir refleks değil; bilinçli ve sistematik bir Erdoğan politikasıdır. Türkiye’de hukuk, iktidarı sınırlayan bir mekanizma olmaktan çıkmış, iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip bükülen bir araca dönüştürülmüştür.
Uluslararası Hukuk Açısından Tablo
Türkiye, imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve sivil toplum faaliyetlerini korumakla yükümlüdür. Ancak pratikte olan şudur: Bu yükümlülükler kâğıt üzerinde kalmakta, uygulamada ise fiilen askıya alınmaktadır.
Cezaevlerini incelemek isteyen aktivistlerin engellenmesi, işkence ve kötü muamele iddialarını bir kez daha kanıtlamıştır. Gazetecilerin tutuklanması ise bu durumun kamuoyuna ulaşmasını engelleme amacını açıkça ortaya koymaktadır.
Bugün Türkiye’de ortaya çıkan fotoğraf şudur:
- Cezaevleri denetlenemez alanlar haline getirilmiştir.
- Gazetecilik suç sayılmaktadır.
- Eleştiri, hakaret olarak damgalanmaktadır.
- Devlet, şeffaflıktan sistematik biçimde kaçmaktadır.
Bu bir “güvenlik” politikası değil; bu, rejimin kendini koruma refleksidir.
Türkiye’yi yönetenler artık şu sorulara cevap vermek zorundadır:
Cezaevlerinde ne oluyor da yabancı gözlemcilerin içeri girmesinden bu kadar korkuyorsunuz? Gazeteciler hangi gerçeği yazdı da susturulmaları gerektiğine karar verdiniz? Hangi hukuki gerekçe, bakmayı ve yazmayı suç haline getirir?
Bu sorular cevapsız kaldıkça, Türkiye’de yaşananların adı “hukuk devleti sorunu” değil, doğrudan doğruya otoriter bir rejim pratiği olmaya devam edecektir. Ve bu pratiğin tüm sorumluluğu, ülkeyi bu noktaya sürükleyen siyasi iktidarın ve onun başındaki isim olan Recep Tayyip Erdoğan’ın üzerindedir.

Social Plugin