Güncel Haberler

6/recent/ticker-posts

Cezaevlerini İnceleyen Avrupalılara Gözaltı, Gazeteciye Tutuklama.

Türkiye'de cezaevi gözlemcilerinin gözaltına alınması ve gazetecilerin tutuklanması
Muhalif Haber Özel Dosya Cezaevleri • Basın Özgürlüğü • İnsan Hakları

Cezaevleri • Basın özgürlüğü • Otoriter rejim

Bakmak da Yazmak da Suç: Erdoğan Rejimi Tanığı ve Tanıklığı Susturuyor

Türkiye’de iktidar pratiği, uzun süredir yalnızca muhalif siyasetçileri ve yurttaşları değil, ülkeye bakmaya, görmeye ve yaşananları anlatmaya çalışan herkesi hedef alıyor.

Son günlerde peş peşe yaşanan iki olay, bu gerçeği bir kez daha çıplak biçimde ortaya koydu: Cezaevi koşullarını incelemek üzere Türkiye’ye gelen altı Avrupalı aktivistin gözaltına alınması ve Deutsche Welle Türkçe servisinde çalışan bir gazetecinin, Erdoğan’a hakaret ve “dezenformasyon” iddiasıyla tutuklanması.

Bu iki vaka birlikte okunduğunda karşımızda duran tablo nettir: Türkiye’de iktidar, hem içerideki baskıyı görünmez kılmak istiyor hem de dışarıdan gelecek her türlü bağımsız gözlemi ve eleştiriyi kriminalize ediyor.

1 Bağımsız gözlem hedefte

Altı Avrupalı aktiviste gözaltı

Cezaevi koşullarını yerinde incelemek isteyen uluslararası heyetin pasaportlarına el konuldu ve sınır dışı işlemleri başlatıldı.

2 Gazetecilik hedefte

Deutsche Welle gazetecisine tutuklama

Gazetecilik faaliyeti, Erdoğan’a hakaret ve “yanıltıcı bilgi yayma” suçlamalarıyla kriminalize edildi.

Rejim, bir yandan cezaevlerinde yaşananların görülmesini engelliyor, diğer yandan bu gerçekleri kamuoyuna aktaran gazetecileri susturuyor. Hedefte yalnızca tanıklar değil, tanıklığın kendisi var.

Cezaevlerinde gözlem yapmak yasak

Uluslararası bir heyet olarak Türkiye’ye gelen altı Avrupalı aktivist, siyasi tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu cezaevlerindeki koşulları yerinde incelemek, özellikle kamuoyunda “kuyu tipi” olarak anılan yüksek güvenlikli hapishanelerdeki uygulamalara ilişkin bilgi toplamak istiyordu.

Ziyaretin amacı açıktı: İnsan hakları açısından ağır şüpheler barındıran kapalı rejim cezaevlerini görmek ve tutukluların durumuna ilişkin bağımsız bir değerlendirme yapmak. Ancak bu niyet, Türkiye’de artık başlı başına bir “suç” sayılıyor.

Aktivistler İstanbul’da polis tarafından gözaltına alındı, pasaportlarına el konuldu ve haklarında sınır dışı edilme dâhil çeşitli idari işlemler başlatıldı. Ortada herhangi bir şiddet çağrısı, örgütsel faaliyet ya da gizli bir eylem yoktu. Yalnızca bakmak, görmek ve raporlamak isteyen insanlar vardı.

Cezaevlerinin kara kutuya dönüştürülmesi

Bağımsız denetimi engelleyen üç aşamalı baskı düzeni

1 Gözlemciyi engelle Uluslararası heyetlerin cezaevi koşullarını yerinde incelemesine izin verme.
2 Bilgi akışını kes Tutukluların, avukatların ve insan hakları örgütlerinin dış dünyayla temasını sınırla.
3 Haberi kriminalize et Cezaevlerinde yaşananları yazan gazetecileri “hakaret” veya “dezenformasyon” suçlamalarıyla hedef al.

Bu tablo, iktidarın cezaevlerini bir “kara kutuya” dönüştürdüğünü gösteriyor. Bağımsız gözlemcilerin içeri girmesinin engellenmesi, yalnızca idari bir karar değil; dış denetimi ortadan kaldıran bilinçli bir siyasi tercihtir.

Gazeteciliğin bedeli: Tutuklama

Aynı günlerde Deutsche Welle adına çalışan bir gazeteci, evine yapılan polis baskınıyla gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. Gerekçe tanıdıktı: Erdoğan’a hakaret ve yanıltıcı bilgi yaymak.

Türkiye’de bu suçlamalar, özellikle gazeteciler söz konusu olduğunda neredeyse otomatik bir sopaya dönüşmüş durumda. Eleştiri, sorgulama ve kamu yararına bilgi verme faaliyeti sistematik biçimde “hakaret” ve “dezenformasyon” torbasına dolduruluyor.

Kamunun haber alma hakkı

Tutuklanan yalnızca bir gazeteci değildir

Gazeteci, kamunun haber alma hakkını temsil eder. Onun susturulması, gerçeklere ulaşmak isteyen milyonların susturulması anlamına gelir.

Pisliği görünmez kılma çabası

Bu iki olayın ortak noktası açıktır. Birincisinde rejim, cezaevlerinde yaşananları kimsenin görmesini istemiyor. İkincisinde ise yaşananların yazılmasını ve duyurulmasını engelliyor.

Yani rejim hem tanığı hem de tanıklığı ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Rejimin hedef aldığı iki temel unsur

1 Tanık Cezaevini gören, işkence ve kötü muamele iddialarını inceleyen bağımsız gözlemci.
2 Tanıklık Gözlenen gerçekleri belgeleyen, yazan ve topluma ulaştıran gazetecilik faaliyeti.

Bu, münferit bir refleks değil; bilinçli ve sistematik bir Erdoğan politikasıdır. Türkiye’de hukuk, iktidarı sınırlayan bir mekanizma olmaktan çıkmış, iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip bükülen bir araca dönüştürülmüştür.

Uluslararası hukuk açısından tablo

Türkiye, tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve sivil toplum faaliyetlerini korumakla yükümlüdür. Ancak pratikte bu yükümlülükler kâğıt üzerinde kalmakta, uygulamada ise fiilen askıya alınmaktadır.

İhlal edilen temel güvenceler

Bağımsız gözlemcilerin engellenmesi sivil toplum faaliyetlerini; gazetecilerin tutuklanması ise ifade ve basın özgürlüğünü doğrudan hedef almaktadır.

Cezaevlerini incelemek isteyen aktivistlerin engellenmesi, işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin şüpheleri daha da güçlendirmiştir. Gazetecilerin tutuklanması ise bu durumun kamuoyuna ulaşmasını engelleme amacını açıkça ortaya koymaktadır.

Bugün Türkiye’de ortaya çıkan fotoğraf

1

Cezaevleri denetlenemez alanlar hâline getirilmiştir.

2

Gazetecilik faaliyeti suç sayılmaktadır.

3

Eleştiri, “hakaret” olarak damgalanmaktadır.

4

Devlet, şeffaflık ve bağımsız denetimden sistematik biçimde kaçmaktadır.

Bu bir “güvenlik” politikası değildir. Bu, rejimin kendi suçlarını, ihmallerini ve hukuksuzluklarını görünmez kılma refleksidir.

İktidarın cevaplaması gereken sorular

Bakmak ve yazmak neden suç sayılıyor?

Cezaevlerinde ne oluyor da yabancı gözlemcilerin içeri girmesinden bu kadar korkuyorsunuz?

Gazeteciler hangi gerçeği yazdı da susturulmaları gerektiğine karar verdiniz?

Hangi hukuki gerekçe, görmeyi, araştırmayı ve kamu yararına bilgi vermeyi suç hâline getirir?

Bu sorular cevapsız kaldıkça Türkiye’de yaşananların adı yalnızca bir “hukuk devleti sorunu” değil, doğrudan doğruya otoriter rejim pratiği olmaya devam edecektir. Bu pratiğin tüm sorumluluğu, ülkeyi bu noktaya sürükleyen siyasi iktidarın ve onun başındaki Erdoğan’ın üzerindedir.