Bir Doğal Afet Değil, Bilinçli Bir Katliam
Katliamın Mimarisi
Bu katliamın mimarisi yeni değildi. Türkiye, onlarca yıldır depremle yaşayan bir ülke olmasına rağmen, imar yasaları ve yapı mevzuatı hiçbir zaman ülkenin sismik gerçekleriyle uyumlu hâle getirilmedi. Her büyük yıkımın ardından “ders çıkarıldığı” söylendi; ama çıkarılan tek ders, rantın nasıl daha hızlı döndürüleceği oldu.
Güncellemeler ya geç yapıldı ya da göstermelik kaldı. Mühendislik, kamu güvenliğinin değil; maliyet hesabının bir kalemi olarak ele alındı.
Ayakta Kalan Her Bina Güvenli Değildir
Bugün yürürlükte olan yapı yönetmelikleri bile, kamuoyuna anlatıldığı gibi “güvenli yaşam” hedefiyle hazırlanmış değildir. Mevcut sistem, binaların yıkılmamasını esas alır; insanların o binalarda yaşayabilmesini ve deprem sonrası hayatlarını sürdürebilmesini değil.
Ağır hasarlı fakat ayakta duran yapı, sistem tarafından “başarı” sayılabilir.
Hayatta kalanlar evsizliğe, borca ve ekonomik çöküşe mahkûm edilir.
Kentsel Dönüşüm Değil, Rant Temelli Yeniden Dağıtım
“Kentsel dönüşüm” adı altında yürütülen süreçler de bu tercihin bir parçasıdır. İnsanlar yıllardır biriktirdikleri mülklerini müteahhitlere vermeye zorlandı; daha küçük evlere, daha borçlu bir hayata mahkûm edildi.
Bir sonraki depremde yıkılmasa bile ağır hasar alacak bu yapılar, o insanların kalan tüm ekonomik varlığını da yok edecek şekilde tasarlandı. Bu, güvenlik değil; rant temelli bir yeniden dağıtım modelidir.
Bilim Vardı, Siyasi İrade Yoktu
Özellikle hastaneler, okullar ve kritik altyapılar için bu sistemler birçok ülkede standarttır. Türkiye’de ise bu çözümler ne zorunlu hâle getirildi ne de yaygın biçimde teşvik edildi. Çünkü bu sistemler müteahhitten değil, insandan yana çözümlerdi. Ve bu rejimin tercihleri hiçbir zaman insandan yana olmadı.
Enkaz Altında İletişim Kesildi
6 Şubat’ı katliam yapan unsurlardan biri de, depremin hemen ardından alınan siyasi kararlardı. Enkaz altındaki insanlar sosyal medya üzerinden yardım isterken iletişim hayati bir yaşam hattına dönüşmüştü. Buna rağmen bant daraltma kararları alındı, erişim yavaşlatıldı ve iletişim fiilen kesildi.
İletişimin kesilmesi bilinçli bir idari tercihti.
Yardım çağrıları susturuldu; insanlar enkaz altında yalnız bırakıldı.
Sorumluluk Soyut Değildir
Devleti yöneten irade, kriz anında yaşam hakkını korumakla yükümlüdür. İletişimi kesmek, yardım çağrılarını susturmak, doğrudan yaşam hakkına müdahaledir. Hukuki adıyla bu; ihmal, görevi kötüye kullanma ve yaşam hakkı ihlalidir. Politik adıyla ise açık bir suçtur.
Bu suç zincirinin tepesinde, yıllardır imar aflarıyla çürük yapı stokunu yasallaştıran, denetimi etkisizleştiren ve her uyarıyı “büyümenin önünde engel” olarak gören yönetim anlayışı vardır. Bu anlayışın siyasi sorumluluğu, doğrudan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidara aittir. Bu, kişisel bir polemik değil; kayıt altına alınmış bir gerçektir.
Soruşturmalar sınırlı kaldı, gerçek sorumlulara dokunulmadı ve sistem kendini korudu. İnsanlar yalnızca öldürülmedi; susturuldu, yalnız bırakıldı ve unutturulmak istendi.
Yas Tutmak Yetmez, Hesap Sormak Gerekir
6 Şubat’ı anmak, yalnızca yas tutmak değildir. Bu tarihi, bir suçun yıldönümü olarak kayda geçirmek zorundayız. Bu bir hafıza çağrısıdır; ama aynı zamanda bir hesaplaşma çağrısıdır.
Bu katliamın failleri, unvanları ne olursa olsun, tarihin ve hukukun önünde hesap vermeden bu dosya kapanmayacaktır.
Unutmadık. Unutmayacağız.
Ve biz, bu ülkede enkaz altından yükselen yardım çığlıklarını susturanların kimler olduğunu unutmayacağız.
Social Plugin