Güncel Haberler

6/recent/ticker-posts

6 Şubat Katliamının Failleri Unutulmayacak!

 6 Şubat: Bir Doğal Afet Değil, Bilinçli Bir Katliam

6 Şubat depremlerinin üzerinden bir yıl daha geçti. Ancak geçen zaman, enkazın altındaki gerçeği örtmedi; aksine daha da görünür kıldı. Bu ülkede on binlerce insan yalnızca yer kabuğunun hareketiyle değil, yıllar boyunca sürdürülen bir yönetim anlayışıyla öldürüldü. 6 Şubat, bir “doğal afet” değil; sonuçları bilinen, öngörülen ve buna rağmen engellenmeyen bir katliamdı.

Bu katliamın mimarisi yeni değildi. Türkiye, onlarca yıldır depremle yaşayan bir ülke olmasına rağmen, imar yasaları ve yapı mevzuatı hiçbir zaman ülkenin sismik gerçekleriyle uyumlu hâle getirilmedi. Her büyük yıkımın ardından “ders çıkarıldığı” söylendi; ama çıkarılan tek ders, rantın nasıl daha hızlı döndürüleceği oldu. Güncellemeler ya geç yapıldı ya da göstermelik kaldı. Mühendislik, kamu güvenliğinin değil; maliyet hesabının bir kalemi olarak ele alındı.

Bugün yürürlükte olan yapı yönetmelikleri bile, kamuoyuna anlatıldığı gibi “güvenli yaşam” hedefiyle hazırlanmış değildir. Mevcut sistem, binaların yıkılmamasını esas alır; insanların o binalarda yaşayabilmesini, deprem sonrası hayatlarını sürdürebilmesini değil. Ağır hasar almış, kullanılamaz hâle gelmiş ama ayakta duran bir yapı, istatistiklere “başarı” olarak girer. Oysa bu yaklaşım, hayatta kalanları ekonomik yıkıma mahkûm eden bilinçli bir tercihtir.

“Kentsel dönüşüm” adı altında yürütülen süreçler de bu tercihin bir parçasıdır. İnsanlar yıllardır biriktirdikleri mülklerini müteahhitlere vermeye zorlandı; daha küçük evlere, daha borçlu bir hayata mahkûm edildi. Bir sonraki depremde yıkılmasa bile ağır hasar alacak bu yapılar, o insanların kalan tüm ekonomik varlığını da yok edecek şekilde tasarlandı. Bu, güvenlik değil; rant temelli bir yeniden dağıtım modelidir.


Oysa mühendislik bilimi başka şeyler söylüyor. Deprem izolatörleri, sismik sönümleyiciler, performans esaslı tasarım gibi yöntemler onlarca yıldır biliniyor ve dünyada yaygın biçimde kullanılıyor. Özellikle hastaneler, okullar ve kritik altyapılar için bu sistemler birçok ülkede standart. Türkiye’de ise bu çözümler ne zorunlu hâle getirildi ne de yaygın biçimde teşvik edildi. Çünkü bu sistemler müteahhitten değil, insandan yana çözümlerdi. Ve bu rejimin tercihleri hiçbir zaman insandan yana olmadı.

6 Şubat’ı katliam yapan unsurlardan biri de, depremin hemen ardından alınan siyasi kararlardı. Enkaz altındaki insanlar sosyal medya üzerinden yardım isterken, iletişim hayati bir yaşam hattına dönüşmüştü. Buna rağmen bant daraltma kararları alındı, erişim yavaşlatıldı, iletişim fiilen kesildi. Bu bir teknik arıza değil; bilinçli bir idari tercihti. Sonuçları biliniyordu. Ve bu sonuçlar, enkaz altında canlı canlı ölüme terk edilen insanlar oldu.

Bu noktada sorumluluk soyut değildir. Devleti yöneten irade, kriz anında yaşam hakkını korumakla yükümlüdür. İletişimi kesmek, yardım çağrılarını susturmak, doğrudan yaşam hakkına müdahaledir. Hukuki adıyla bu; ihmal, görevi kötüye kullanma ve yaşam hakkı ihlalidir. Politik adıyla ise açık bir suçtur.

Bu suç zincirinin tepesinde, yıllardır imar aflarıyla çürük yapı stokunu yasallaştıran, denetimi etkisizleştiren ve her uyarıyı “büyümenin önünde engel” olarak gören yönetim anlayışı vardır. Bu anlayışın siyasi sorumluluğu, doğrudan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidara aittir. Bu, kişisel bir polemik değil; kayıt altına alınmış bir gerçektir.

6 Şubat’tan sonra yaşananlar da bu gerçeği değiştirmedi. Soruşturmalar sınırlı kaldı, gerçek sorumlulara dokunulmadı, sistem kendini korudu. Oysa bu dosya kapanmadı. Kapanamaz. Çünkü bu ülkede insanlar yalnızca öldürülmedi; aynı zamanda susturuldu, yalnız bırakıldı ve unutturulmak istendi.

Bu nedenle 6 Şubat’ı anmak, sadece yas tutmak değildir. Bu tarihi, bir suçun yıldönümü olarak kayda geçirmek zorundayız. Bu bir hafıza çağrısıdır; ama aynı zamanda bir hesaplaşma çağrısıdır. Bu katliamın failleri, unvanları ne olursa olsun, tarihin ve hukukun önünde hesap vermeden bu dosya kapanmayacaktır.

Ve biz, bu ülkede enkaz altından yükselen o yardım çığlıklarını susturanların kimler olduğunu unutmayacağız.