İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) 2026 Dünya Raporu, Türkiye’de uzun süredir fiilen uygulanan otoriter yönetim modelinin artık kurumsallaştığını ortaya koyuyor. Raporda yer alan bulgular, ülkede yaşanan hak ihlallerinin münferit uygulamalar değil, merkezi olarak planlanan ve süreklilik arz eden bir devlet politikası haline geldiğini gösteriyor. Yargının yürütmenin kontrolüne girdiği, muhalefetin kriminalize edildiği, ifade özgürlüğünün cezalandırıldığı ve uluslararası hukukun bilinçli biçimde yok sayıldığı bir tablo çiziliyor.
Raporun en dikkat çekici başlıklarından biri, iktidarın ana muhalefeti ve yerel yönetimleri hedef alan kapsamlı baskı stratejisi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, yalnızca bir siyasetçiye yönelik yargısal işlem olarak değil, doğrudan seçmen iradesine yönelmiş bir müdahale olarak değerlendiriliyor. HRW’ye göre bu süreç, iktidarın sandıkta yenemediği siyasi aktörleri yargı yoluyla tasfiye etme pratiğinin açık bir örneği. Muhalefet belediyelerine dönük soruşturmalar, gözaltılar ve kayyum tehditleriyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’de seçimlerin artık eşit ve adil koşullarda yapılmadığı tespiti güç kazanıyor.
Raporda vurgulanan bir diğer temel mesele, yargı bağımsızlığının fiilen ortadan kalkmış olması. Hakimler ve savcılar üzerindeki siyasi baskı, kritik davalarda hukukun değil iktidar beklentilerinin belirleyici olmasına yol açıyor. Mahkemelerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bağlayıcı kararlarını dahi uygulamaması, Türkiye’nin uluslararası hukuk düzeninden kopuşunun sembolü haline gelmiş durumda. Osman Kavala ve benzeri davalar, yargının nasıl bir cezalandırma aracına dönüştürüldüğünü gözler önüne seriyor.
Medya ve ifade özgürlüğü alanındaki tablo ise neredeyse tam bir çöküşü işaret ediyor. Kamu yayıncılığı başta olmak üzere ana akım medyanın büyük bölümü hükümet propagandasının taşıyıcısı konumuna gelmiş durumda. Muhalif yayın organları ağır para cezaları, yayın durdurmalar ve lisans iptalleriyle susturulurken, gazeteciler sosyal medya paylaşımları nedeniyle dahi hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyor. HRW, Türkiye’de eleştirel gazeteciliğin artık “yüksek riskli bir faaliyet” haline geldiğini açıkça ifade ediyor.
Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü de benzer biçimde sistematik olarak hedef alınıyor. Barışçıl gösterilere katılan öğrenciler, sendikacılar ve aktivistler gözaltına alınıyor, haklarında davalar açılıyor. Valiliklerin keyfi yasak kararlarıyla meydanlar fiilen kapatılırken, kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı sıradanlaşmış durumda. Bu tablo, devletin yurttaşı muhatap alan değil, onu kontrol edilmesi gereken bir tehdit olarak gören bir zihniyetle hareket ettiğini gösteriyor.
HRW raporu, Kürt meselesine ilişkin olarak da çarpıcı bir çelişkiye işaret ediyor. PKK’nin silahlı faaliyetleri sonlandırma yönündeki açıklamalarına rağmen, hükümetin Kürt yurttaşların eşit hak taleplerine yönelik herhangi bir yapısal reform adımı atmadığı belirtiliyor. Seçilmiş Kürt siyasetçilerin tutuklanması, belediyelere kayyum atanması ve kültürel hakların kısıtlanması, barış söylemi ile sahadaki uygulamalar arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor.
Mülteciler ve sığınmacılar açısından tablo da karanlık. Türkiye’nin milyonlarca mülteciye ev sahipliği yaptığı kabul edilse de, bu kişilerin hukuki güvenceden yoksun, güvencesiz ve sömürüye açık koşullarda yaşadığı vurgulanıyor. Keyfi geri göndermeler, kayıt dışı çalışma ve ayrımcılık, mültecilerin gündelik hayatının parçası haline gelmiş durumda.
Kadın hakları ve LGBTİ+ bireylerin durumu ise açık bir gerilemeye işaret ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ardından kadınlara yönelik şiddetle mücadelede devletin koruyucu rolü zayıflarken, LGBTİ+ topluluğu doğrudan hedef gösteren politik söylemler ve yasaklar artıyor. Onur yürüyüşlerinin yıllardır yasaklanması, bu kesimlerin kamusal alandan silinmek istendiğini gösteren sembolik bir örnek olarak raporda yer alıyor.
Raporda ayrıca yüksek enflasyonun ve ekonomik krizin, insan haklarıyla doğrudan bağlantılı bir mesele olduğu vurgulanıyor. Alım gücünün dramatik biçimde düşmesi, milyonlarca insanı barınma, beslenme ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getiriyor. Sosyal devlet mekanizmalarının yetersizliği, yoksulluğu derinleştirirken, iktidarın bu tabloyu inkâr eden söylemi toplumsal kopuşu daha da büyütüyor.
HRW’nin ortaya koyduğu bu tablo, Türkiye’de yaşananların bir yönetim zafiyeti değil, bilinçli bir rejim tercihi olduğunu açık biçimde gösteriyor. Hukukun askıya alındığı, muhalefetin düşmanlaştırıldığı ve toplumun korku yoluyla yönetildiği bu düzen, er ya da geç bir hesaplaşmayı zorunlu kılacak. Bugün yapılması gereken, bu suç düzenini kayda geçirmek, hafızayı diri tutmak ve gelecekte kurulacak adalet için tanıklık etmektir.

Social Plugin