Türk
hükümetinin ülkeden kaçan muhalifleri dünyanın neredeyse her yerinde takibe
alması bir sır değil. 2025’in son günlerinde Kenya ve Mozambik’te yaşanan iki
gelişme, Ankara’nın bu “uzayan kolu”nun Afrika’ya ne kadar yayıldığını gözler
önüne serdi. 20 Aralık’ta Kenya’da bir eğitimci ve sığınmacı olan Mustafa
Güngör, Ankara’nın terörizmi bahane eden talebiyle gözaltına alındı. Aradan on
gün geçmeden 30 Aralık’ta Mozambik’te yaşayan Türk avukat Emre Çınar
aynı gerekçelerle tutuklandı.
Her iki isim de bulundukları ülkeye yıllar önce yerleşmiş, aileleriyle birlikte
hayat kurmuş kişilerdi; buna rağmen Erdoğan rejiminin baskısı sayesinde
tutuklandılar ve sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kaldılar.
Kenya’da
15 yıldır mülteci statüsüyle yaşayan eğitimci Mustafa Güngör,
20 Aralık 2025 akşamı eşi, iki kızı ve kayınvalidesiyle birlikte evinden
alındı. Ankara’nın karşı terörizm kapsamında gönderdiği adli yardımlaşma
talebinin dayanağı, Güngör’ün 2018 yılında sosyal medyada paylaştığı bir
gönderi idi.
Bu paylaşım, Gülen hareketine sempati duyduğu gerekçesiyle “terör propagandası”
olarak değerlendirilmişti. Kenyalı ve uluslararası hukukçular, on günlük
gözaltı sürecinin ardından Güngör’ün herhangi bir suça karışmadığını vurguladı.
Güngör, tutuklanmasının ardından çıkarıldığı mahkemece kefalet ödemeden serbest
bırakıldı ve 3 Şubat 2026’daki duruşmaya kadar kişisel kefaletle serbest
bırakıldı.
İnsan hakları örgütleri, uzun süren gözaltının Kenya’nın uluslararası
yükümlülüklerini ihlal ettiğine dikkat çekerek “mülteci haklarının korunması
konusunda bir sınav” olarak nitelendirdi.
Mozambik’te
yaşayan 35 yaşındaki avukat Emre Çınar’ın durumu ise daha da karanlık
başladı. İstanbul’daki baskılar nedeniyle 2017’de Maputo’ya yerleşen Çınar,
30 Aralık’ta Ulusal Ceza Soruşturma Servisi (SERNIC) tarafından gözaltına
alındı. Çınar’ın cep telefonu ve kişisel eşyalarına el konuldu; ailesi ve
avukatları günlerce nerede tutulduğunu öğrenemedi. Universal Rights Association
(URA) adlı insan hakları örgütü, Çınar’ın gözaltı sürecinde bir savcıya
çıkartılmadığını ve hiçbir polis karakolunda kaydının bulunmadığını bildirdi;
bu durumun zorla kaybetme riskini artırdığını belirtti.
URA ve diğer örgütler, Mozambik’te Türkiye ile bir iade anlaşması bulunmadığını
ve Türkiye’ye iade halinde Çınar’ın ciddi insan hakları ihlallerine maruz
kalabileceğini vurguladı.
5 Ocak’ta
SERNIC, gözaltı kararının Mozambik yargısı tarafından verildiğini ve bir iade
talebinin söz konusu olduğunu açıkladı. Çınar’ın avukatlarına göre, mahkeme
6 Ocak’ta gözaltı koşullarının yasal olup olmadığını değerlendirdi ve
Çınar’ı kimlik ve ikamet yükümlülüğüyle serbest bıraktı; yani Çınar, davanın
sonuna kadar serbest ancak ülkeyi terk edemeyecek ve mahkemeye çağrıldığında
hazır bulunacak.
Ancak bu karar iade sürecini sona erdirmiyor; Mozambik Yüksek Mahkemesi
Türkiye’nin talebini değerlendirmeye devam edecek.
İnsan hakları savunucuları, iade talebinin siyasi niteliği nedeniyle
reddedilmesi gerektiğini ve Çınar’ın hukuki güvence altında olması gerektiğini
savunuyor.
Bu
iki vakanın arka planında, Türkiye’de 2016’daki darbe girişiminden sonra
başlatılan geniş çaplı cadı avı ve olağanüstü hâl döneminde çıkarılan
kararnameler yer alıyor. Uluslararası bir hukuk kuruluşu olan London
Advocacy’nin raporuna göre, Türk hükümeti nüfusun yaklaşık yüzde ikisini
soruşturdu ve yarısından fazlasını “siyasi muhalefet” ya da “terörizm”
suçlamalarıyla mahkum etti.
2021 yılı itibarıyla 1 600’den fazla avukat tutuklandı ve 615’i yargılama
öncesi uzun süreli tutukluluk yaşadı.
Erdoğan iktidarı, Fethullah Gülen hareketini “silahlı terör örgütü” ilan ederek
devletin tüm kurumlarını bu hareketin üyeleriyle mücadeleye seferber etti;
hareket ise bu suçlamaları reddediyor.
Türkiye’de
iç baskılarla yetinmeyen yönetim, eleştirmenler ve muhalifleri yurtdışında
da kovalamaya başladı. Amnesty International Kenya’nın verilerine göre Ankara,
sadece 2022 yılına kadar 110 ülkede 1 133 iade talebinde bulundu; bu
taleplerin yüzde 90’ından fazlası siyasi nitelikte olduğu için reddedildi.
ABD, Birleşik Krallık ve birçok Avrupa ülkesi, bu talepleri işkence ve kötü
muamele riski nedeniyle geri çevirdi. Buna karşılık Türkiye Milli İstihbarat
Teşkilatı (MİT), gizli “geri getirme” operasyonları yürütüyor ve Kenya dahil en
az 20 ülkede Gülen hareketi sempatizanı olduğu iddia edilen kişileri kaçırıyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2024 insan hakları raporu, Türk istihbaratının
yurtdışında Gülen hareketi üyelerini kaçırdığına dair “güvenilir iddialar”
bulunduğunu ve Ankara’nın INTERPOL’ün kırmızı bülten mekanizmasını kötüye
kullandığını belirtiyor.
Kenya’daki
dosya özellikle vahim. 18 Ekim 2024’te silahlı kişiler, Nairobi’de
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından kayıtlı
dört Türk sığınmacıyı; Mustafa Genç, Öztürk Uzun, Alparslan Taşçı ve Hüseyin
Yeşilsu’yu kaçırdı ve üç gün sonra Ankara’ya iade etti. Kenya’nın sivil toplum
örgütleri, bu olayın ülkenin uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettiğini
belirterek hükümete sert tepki gösterdi. Polis Reformları Çalışma Grubu’nun
açıklamasında, geri göndermeme ilkesinin 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin temel
maddesi olduğu ve hiçbir ticari ya da diplomatik çıkar karşılığında pazarlık
konusu yapılamayacağı vurgulandı.
Açıklamada, Kenya’nın uluslararası itibarının zedelendiği ve 780 000
mülteciye ev sahipliği yapan ülkenin güvenilirliğinin sorgulandığı ifade edildi. Bu olaydan bir yıl önce de Selahaddin Gülen, bir mahkeme kararına rağmen
Nairobi’den kaçırılıp Türkiye’ye götürülmüştü.
Kenyalı
ve uluslararası sivil toplum kuruluşları, 2024’teki iadenin Türkiye ile yapılan
savunma anlaşmalarıyla bağlantılı olabileceğini de gündeme getirdi. Stockholm
Center for Freedom’ın haberine göre, Türkiye’nin insansız hava aracı (İHA)
üreticisi Baykar ile Kenya arasında Ağustos 2024’te gizli bir TB2 silahlı drone
satışı anlaşması yapıldı; bu anlaşmanın hemen ardından dört Türk sığınmacının
iade edilmesi tesadüf değildi.
Kenyalı yetkililer, konu hakkında yorum yapmaktan kaçınırken, kamuoyunda
Erdoğan ailesine ait savunma sanayii şirketleri ile yapılan işbirliğinin insan
hakları ihlallerine kapı araladığı yönünde endişeler artıyor. Kenya Dışişleri
Bakanlığı yetkilisi Korir Sing’oei ise dört sığınmacının “başka ülkenin iç
işlerine karışmamak” ilkesine göre deport edildiğini savunarak, ülkede politik
muhaliflere ev sahipliği yapmayacaklarını söyledi.
Ancak aynı yetkilinin Kongo örneği için siyasi sığınmacıların iadesini
reddetmesi, çifte standart tartışmasına yol açtı.
Mozambik’teki
süreç de insan hakları örgütlerince yakından izleniyor. SERNIC, Çınar’ın
gözaltısının hukuka uygun olduğunu ve iade talebinin Mozambik savcılığı
tarafından yürütüldüğünü savunsa da bu açıklamalar endişeleri gidermedi.
URA ve Amnesty International, Çınar’a avukat ve aile erişimi sağlanmaması,
mahkeme kararlarının kamuoyuna açıklanmaması ve gizli tutulan iade
gerekçelerinin hukukun üstünlüğünü zedelediğini belirtiyor.
Kenya’da Mustafa Güngör’ün serbest bırakılmasının ardından Mozambik’te
yaşanan bu gözaltı, Ankara’nın Afrika’daki mültecilere yönelik baskı
politikalarının sistematik olduğuna dair endişeleri artırdı.
Erdoğan
yönetiminin yurtdışındaki muhalifleri hedef almak için kullandığı bir diğer
araç da diplomatik misyonlar. Stockholm Center for Freedom’ın “Weaponized
Diplomacy” adlı raporu, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra
Türkiye’nin büyükelçilik ve konsolosluklarını istihbarat ağına dönüştürdüğünü
ortaya koyuyor.
Bu misyonlar, diplomatik bağışıklığın arkasına saklanarak eleştiri yapanları
takip ediyor, haklarında bilgi topluyor ve gerektiğinde yasadışı şekilde iade
edilmesini sağlıyor.
Rapora göre, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Avrupa’daki Union of International
Democrats (UID) gibi diaspora örgütleri de bu baskı ağının bir parçası olarak
kullanılıyor.
Türkiye’nin bu yöntemlerle 115’ten fazla ülkede faaliyet yürüttüğü
belirtiliyor; böylece diplomatik görevlerin insan haklarını koruma işlevi tam
tersine çevrilmiş durumda.
Mustafa Güngör ve Emre Çınar’ın başına gelenler münferit
olaylar değil, Ankara’nın yıllardır sürdürdüğü küresel baskı politikasının yeni
halkalarıdır. Türkiye’nin içte bastırdığı muhalefeti yurtdışında da susturmaya
çalışması, sadece kendi vatandaşlarını değil, onları barındıran ülkeleri de
hukuki ve ahlaki bir krizle karşı karşıya bırakıyor. Kenya ve Mozambik’in
yürürlükteki mülteci hukuku ve insan hakları sözleşmelerine rağmen Ankara’nın
baskısıyla hareket etmesi, bu ülkelerin egemenliklerini ve hukukun üstünlüğünü
zedelemektedir. Uluslararası toplum, bu tür transnasyonal baskıların
normalleşmesine izin vermemeli; iade taleplerinin siyasi niteliğini
sorgulamalı, mültecilerin haklarını korumalı ve insan haklarını hiçe sayan
devletlerle işbirliğini gözden geçirmelidir.
Bugünkü vakalar, Erdoğan rejiminin insan haklarına yönelik pervasız saldırılarının küresel boyuta ulaştığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu rejim, muhaliflerini dünyanın neresinde olursa olsun susturmak için hem devlet imkânlarını hem de diplomatik kanalları araçsallaştırıyor. Kenya ve Mozambik gibi ülkelerin bu baskıya boyun eğmesi, sadece mağdurları değil, evrensel insan hakları normlarını da hedef alıyor. Muhalifhaber olarak bu devlet terörünü en sert şekilde kınıyor ve Ankara’ya “Eli kanlı rejim elbette hukuk önünde hesap verecektir” diyoruz. Hiçbir ticari çıkar, hiçbir diplomatik yakınlık insanları işkence ve zulme teslim etmeye mazeret olamaz. Dünyanın neresinde olursa olsun ayrım yapmaksızın her insanın temel haklarını korumak, devletlerin görevidir; Erdoğan rejiminin zulmüne ortak olanlara karşı uluslararası toplumun hesap sormasının zamanı çoktan gelmiştir.

Social Plugin